Önemli Kişiler

HACI BEKTAŞ VELİ
Hz. FATMA (FATMA ANA)
ŞAH İSMAİL (HATAYİ)

HALLAC-I MANSUR

YUNUS EMRE

ŞEYH BEDREDDİN
(BEDREDDİN MAHMUT)
KALENDER ÇELEBİ

BOZOKLU CELAL

AHMET YESEVİ
YEDİ ULU OZANLAR

HACI BEKTAŞ VELİ

Anadolu Alevilerinin piri olan Hacı Bektaş Veli, kesin olmamakla beraber 1210’da doğmuştur (1271’de hakka yürümüştür). Horasan’dan gelip Anadolu ya yerleşmiş, burada çilekeş Anadolu insanının yolunu aydınlatmış, gönüllerini muhabbet ile doyurmuştur -bu misyon bugünde canlılığından hiç bir şey kaybetmeden, hatta daha da sağlamlaşarak devam ediyor-. Hacı Bektaş Veli’yi ölümsüz kılan, onun Anadolu insanı şahsında insana verdiği değerdir.

Hacı Bektaş Veli’nin hayatı hakkında bir çok tez var. Bu tezlerin sahipleri genellikle büyük Hünkar’ı kendi ideolojik şekillenmelerine göre değerlendiriyorlar. Yalnız şu bir gerçek ki; ne kadar muğlaklaştırmaya çalışırlarsa çalışsınlar, Hacı Bektaş Veli gerçekliğini yok edemezler. Bu açıdan baktığımızda Hacı Bektaş Veli’nin kronik hayat hikayesinden çok önemli olan onun insanlığa kazandırdığı değerlerdir. Bu değerlerin başında da, ‘her ne arar isen kendinde ara’ ve ‘eline beline diline sahip ol’ ilkeleridir. Bunlar yüzlerce cilde sığacak olanı üç satırla belirtiyor. Aşağıda Hacı Bektaş Veli’nin zengin düşünce değerlerinden bir kaçını aktarıyoruz:

  • İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
  • Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.
  • Eline, beline, diline sahip ol.
  • Murada ermek sabır iledir.
  • Araştırma açık bir sınavdır.
  • Nebiler, Veliler insanlığa tanrının bir hediyesidir.
  • Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız.
  • Hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız.
  • Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme.
  • İnsanın cemali sözünün güzelliğidir.
  • Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.
  • Arifler hem arıdır, hem arıtıcı.
  • Her ne ararsan kendinde ara.
  • Bir olalım, iri olalım, diri olalım

PİR SULTAN ABDAL

Pir Sultan Abdal, yedi ulu Alevi ozanından birisidir.Kişiliğiyle, sanatıyla, direnişiyle günümüzde de güncelliğini ve haklılığını korumaya devam ediyor.

Pir Sultan Abdal’ın asıl ismi Haydar’dır. Soyu Yemen’den olup oradan Hoy’a yerleştikleri Anadolu’ya göçle beraber Sivas Yıldızeli Banaz yaylasına yerleştiği belirtilmektedir. Kesin doğum ve şahadet tarihi bilinmemekle beraber 1500’lü yıllarda yaşadığı varsayılmaktadır. Pir Sultan Abdal’ın en büyük özelliği ne pahasına olursa olsun inandığı değerlerden zerre kadar taviz vermemesidir. Pir Sultan Abdal’ın günümüzde de oldukça popüler olan şiirlerinden anlaşıldığı üzere, Pir Sultan komple bir insandır. O salt bir şair değil, aynı zamanda halkın önderi, sözcüsü olarak siyasi bir kişiliktir de. Nitekim bunu bilen Osmanlı devleti, Pir Sultan’a mevki makam sunmuş bunda başarılı olamayınca Pir Sultan’ı idam ettirmiştir. Osmanlı devleti onu idam edip yok edeyim derken Pir Sultan Abdal daha da ölümsüzleşti.

Pir Sultan Abdal, şiirlerinde genellikle Alevi davasına ve ulularına olan bağlılığını işlemiştir. Bunların başında da Hz. Muhammed, Hz. Ali, On iki İmamlar, Hacı Bektaşi Veli gelmektedir. Pir Sultan kendi çağının acılarına ancak direnişle son verileceğini coşkulu bir şekilde şiirlerinde dile getirmiştir. Pir Sultan Abdal’ın yaşadığı 1500’lü yıllarda Anadolu da Osmanlı zulmü vardı. Osmanlı devleti halkı ağır vergilere bağlıyor olmadık baskılar uyguluyordu. Bu baskıların sonucu sürekli isyanlar, başkaldırılar gelişiyordu. Gelişen başkaldırılar anlı-şanlı Osmanlı imparatorluğunu sarsıyordu. Osmanlı imparatorluğunun yöneticileri sadece isyan edenleri değil, bir baştan bir başa tüm halkı kılıçtan geçirip, kanlı saltanatlarını sürdürüyorlardı. İşte Pir Sultan Abdal böylesi koşulların ağır olduğu bir dönemde Anadolu’yu karış karış gezerek bir muhalefet hareketi geliştiriyor ve halkı sömürücü düzene karşı direnmeye çağırıyordu. Pir Sultan Abdal’ın çağrısı salt Aleviler için değil, Osmanlının sömürge düzeninden rahatsız olan herkeseydi. Pir Sultan’ın en büyük propaganda malzemesi Alevi öğretisindeki eşitliği, paylaşmacılığı dile getirdiği şiirleriydi. Pir Sultan Abdal Alevi öğretisi hakkında muazzam bir bilgi birikimine sahipti. Bu bilgisini şiirlerine yansıtıyor, bir ‘yol’ insanı olarak inancının gereklerini yerine getiriyordu. Bilindiği gibi Alevi inancının en belirgin özelliklerinden biriside, ne pahasına olursa olsun haksızlığa, sömürüye, zalimin zulmüne karşı olmaktır. Pir Sultan bu ilkeyi sonuna kadar savundu ve sonunda da Osmanlı devletinin Sivas paşası Hızır (Hınzır) tarafından astırılarak ilkeleri uğruna şehit edildi.

Pir Sultan Abdal, Alevi toplumunun yetiştirdiği en büyük kahramanlardan biridir. Pir Sultan Abdal eylemiyle, sanatıyla bir çığır açmıştır. Anadolu da Pir Sultanlar geleneğini başlatmıştır. Bu gelenek onurlu, erdemli insan olma geleneğidir. Bu gelenek ve yarattığı değerler, evrensel anlamda bütün insanlık için bir şereftir.

Hz. FATMA (FATMA ANA)

Hz. Fatma’yı tanımlarken şu belirtilenler az gelir. Hz. Fatma, hayırlı bir evlat, sadık bir eş, mükemmel bir anne ve iyi bir mümin. Bütün bu sıfatlar; hayırlı, iyi, mükemmel, sadık Hz. Fatma’yı anlatmaya, tanıtmaya, tanımlamaya yetmez. Hz. Fatma İslam tarihinde önemi yadsınamayacak bir kişidir. O her zaman iyi örneklerle anıldı.

Hz. Fatma, Hz. Peygamberin kızıdır (doğumu 609, hakka yürümesi 633). Hz. Ali’nin eşidir ve Hasan ile Hüseyin’in annesidir.

Hz. Fatma babasının vefatından kısa bir süre (75 gün) sonra vefat etmiştir. Çok genç yaşında hakka yürümesine rağmen, o hep saygıyla anıldı. Anılmaya devam ediliyor. Hz. Fatma’nın genç yaşta vefat etmesinin sebebi, kendisine ve ailesine yapılan haksızlıklardır. Fedek hurmalığı olayı, Hz. Fatma’yı büsbütün yıkmıştır. Hz. Muhammed’in sağlığında Hz. Fatma’ya ve ailesine gösterilen saygı ve hürmet, peygamberin vefatından sonra kine dönüştü. Hz. Fatma masumdu. Gerçek anlamıyla kutsaldı.

Hz. Fatma’ya yapılan haksızlıklar tarih boyunca onun soyuna karşı sürdürüldü. Hz. Fatma, Aleviler açısından kutsal bir insandır. Her şeyden önce anadır. Alevilikte "Ana" kavramı saygıyı, saygınlığı ifade ediyor. Dolayısıyla da Fatma Ana’yı temsil ediyor.

ŞAH İSMAİL (HATAYİ)

Alevi inancı tarihi boyunca sayısız önderler, kamil insanlar, çağının ve toplumun bir değil onlarca adım önünde olan insanlar yetiştirdi. Bu insanlar sadece Aleviler için değil, bütün insanlık için çok büyük kazanımlardır. İşte bu insanlardan biri de ŞAH İsmail’dir. Şah İsmail çağının en önemli siyasetçisi, savaşçısı, din önderi, yazarı ve sanatçısıdır. Aradan 500 yıllık bir zaman geçmesine karşın Şah İsmail’in deyişleri daha bir güzelleşerek insanların beynin de ve yüreğindeki yerlerini korumaktadır. Şah İsmail 37 yıllık ömründe sayısız savaşlar kazanmış, ülkeler fethetmiş, sayısız insanı örgütlemiş ve sayısız sanat eseri üretmiştir. Yaşadığı dönemde değil, onu takip eden dönemlerde de Şah İsmail mazlumun dostu, barbarın, zalimin korkusu olmuştur.

Şah İsmail 17.07.1487’de doğmuştur (ö. 23.05.1524). Annesinin adı Begüm, babasının adı Haydar’dır. Şah İsmail doğumundan kısa bir süre sonra yetim kalmıştır. Babası Haydar şehit edilmiş kendisi ile ağabeyi Ali ise esir düşmüşlerdir. Şah İsmail, Akkoyunlu devletinde çıkan taht kavgalarının sonucu ve annesinin büyük çabası sonucu zindandan kurtulurlar. Kurtulur kurtulmaz annesi ve ağabeyi ile dedelerinin mirası olan ve kapalı Erdebil Tekkesine gelerek faaliyete başlarlar. Ali babasının tahtına oturur. Kısa bir zaman sonra Rüstem Bey’in ordusu Erdebil’e saldırır. Ali ve arkadaşları şehit düşerken annesi İsmail’i alıp kaçar. Bundan sonrası büyük bir örgütlenme ve gizlilikle devam eder. Şah İsmail artık Erdebil’in tek kurtarıcısıdır. Erdebil Tekkesinin taraftarları onu bu bilinçle eğitirler. Şah İsmail 15 yaşına geldiği zaman artık halk arasında bir efsane haline gelmiştir.

Şah İsmail kendisini önder olarak kabul eden ve dedelerinin ve babasının yolunu sürdürmesini isteyenlerle bir ordu kurar. İlk iş olarak dedesinin ve babasının katili olan Şirvan hükümdarının üzerine yürür ve ilk zaferini kazanır. Bu zafer sayısız zaferlerin ilkidir. Hemen ardından Akkoyunluları yenerek Azerbaycan ve İran topraklarına sahip olur. 1502 yılında da şanlı bir devrin başlangıcı olacak Safevi Devleti’ni kurar.

Şah İsmail’in etkisi ve gücü salt Safevi sınırlarıyla kalmadı, Alevilerin olduğu bütün bölgelerde bir güç kaynağı oldu. Şah İsmail boş durmuyor çeşitli dillerde eserler yazıyor, tasavvufla yakından ilgileniyor, bilimi o zaman imkanları çerçevesinde inceliyordu. Bütün kültürel-sanatsal ve diğer ilgi alanları dışında Şah İsmail Aleviliği sistemleştiriyor, kurumlar yaratıyordu. Alevi inanç sistemini anlatan eserler yazıyor, yazdırıyordu. Şah İsmail ve Erdebil adeta bir Alevi merkezi olmuştu.

Eğer Şah İsmail’i tek kelime ile anlatmak gerekirse ona Aleviliği kurumlaştıran önder diyebiliriz.

HALLAC-I MANSUR

Alevi inancının felsefesini derinden etkileyen ve şekillendirenlerin başında Hallac-ı Mansur gelmektedir. Hallac-ı Mansur, düşüncesiyle, eylemiyle sadece islami coğrafyalarda değil, bütün dünyada çeşitli inançlara mensup insanları tarafından da saygınlık görmüş, etki bırakmıştır. Tabii ki en büyük sahiplenme Aleviler tarafından gösterilmiştir.

Hallac-ı Mansur, 857 Tur’da doğmuştur. (Şahadeti: Mart 922 Bağdat).

Bütün Alevi önderlerinde olduğu gibi Hallac-ı Mansur hakkında da sağlam ve güvenilir bilgi yoktur. Hallac-ı Mansur hakkındaki bütün bilgiler sözlü gelenekle yaşatılmıştır. Yazılı kaynaklar tahrip edilmiş, Hallac-ı Mansur gerçeği yok edilmek istenmiştir.

Bütün tahribatlara rağmen Hallac-ı Mansur düşüncesi günümüze dek gelmiştir. Hallac-ı Mansur’u bu kadar güçlü kılan ve günümüze kadar gelmesini sağlayan felsefesi bütün boyutlarıyla Alevi öğretisinde yer almıştır. Örneğin Cem töreninin en önemli aşamalarından biri olan ve haklıyı, gerçeği ortaya koyan "Dar-ı Mansur" en büyük kanıttır. Dar-ı Mansur bir noktada mahkeme işlevi görmektedir. Ama bu öyle bildiğimiz mahkemelerden olmayıp, halk mahkemesi şeklindedir. Böyle olduğu için de haklı ve gerçek her zaman daha yoğun gerçekleşmiştir.

Hallac-ı Mansur, düşüncesi için darağacını göze almış ve hiç bir karanlıktan çekinmeden düşüncesini açıklamıştır. Düşünce(si)leri ne kadar "aykırı" olsa da onları ölümüne savunmuştur.

Hallac-ı Mansur kendisini kırbaçlara, darağacına götüren düşüncesini iki kelime ile özetlemiştir: Enel Hak. Enel Hak, ben Hakkım, hakikatim anlamına gelmektedir. Şüphesiz bu iki kelimenin altında yüzlerce cilt kitaba sığmaz derin anlamlar yatmaktadır. Hallac-ı Mansur düşüncesine göre; insan Tanrının bir yansımasıdır. İnsan Tanrıdan ayrı düşünülemez ve eğer insan kalbini kötülüklerden arındırırsa Tanrı ile bütünleşebilir.

Aradan 1000 bin yıl geçmesine rağmen Hallac-ı Mansur’un düşünceleri tartışılmaya ve etkilemeye devam ediyor. Anlaşılan daha da devam edec ek.

SEYİD NESİMİ

Seyid Nesimi’nin doğumu ve şahadeti hakkında kesin bilgiler yoktur. Tahmini bilgilere göre Nesimi 1339-1344 yılları arasında doğmuştur. 1417 veya 1418 yılında derisi yüzülmek suretiyle şahadete ulaşmıştır.

Nesimi köken olarak Alevi değildir. Sonraları Aleviliği benimsemiş ve şahadetinden sonra da ona en büyük sahiplenmeyi Aleviler yapmıştır.

Nesimi’nin işkence görmesine ve derisinin yüzülmesine sebep olan "Enel Hak" düşüncesiydi. Bu düşüncenin ilk temsilcisi Hallac-ı Mansur’dur. Enel Hak Arapça bir kelimedir ve anlamı "Ben Tanrıyım", "Ben Hakikatim" dir. Şüphesiz Nesimi bu düşüncenin hayatına mal olacağını bile bile dile getiriyor, yayıyordu. Nesimi, düşüncesinin ve inancının bedelini ödemeye hazırdı.

Egemenler Nesimi’nin dinden çıkmış biri olduğuna karar vererek onu idama mahkûm ettiler. İdama mahkûm edilen Nesimi değil, Nesimi’nin şahsında Enel Hak düşüncesi/inancıydı.

Nesimi’ye idam fermanı hazırlayan kadı şöyle yazıyordu fermanında: "Bu öyle bir mundardır ki, kanının değdiği yeri yıkamakla temizlenmez. Orayı yakmak, koparmak gerekir".

Ama yaşam öyle "tesadüflerle" dolu ki anlatılmaz. Bu tesadüflerden biri de Nesimi’nin infazı sırasında gerçekleşti. Kadının fermanı yüksek sesle topluma okunduktan sonra infaza geçildi. Celladın bıçak darbesi sonucu Nesimi’den fışkıran kandan bir kaç damla idam fermanını yazan kadının parmağına değdi. Tabii ki kadı parmağını kesmez. Ve Nesimi tarihe geçen şu sözleri söyler: "Sen şeriat uğruna bir parmağını bile kesmezsin. Hâlbuki görüyorsun ki, biz inancımız yolunda kendi kanımızla yıkanıyoruz".

Nesimi günümüzde de Aleviler tarafından önder bir şahsiyet olarak kabul görmektedir.

YUNUS EMRE

Yunus Emre hakkındaki bilgiler kesin olmamakla beraber 1238 yılında doğduğu ve 1320’de hakka yürüdüğüdür şeklindedir. Anadolu’nun bir çok bölgesinde Yunus Emre’ye ait olduğu iddia edilen mezarlar vardır. Her ne kadar bazıları gizlemeye çalışsa da Yunus Emre bir Alevidir. Sanatıyla, düşüncesiyle kendinden sonraki kuşakları etkileyecek kadar büyük bir kişilik Yunus Emre, bu kişiliğe giden yolda ilk dersi büyük Alevi önderi Hacı Bektaşı Veli’den almıştır.

Yunus Emre Anadolu’da hüküm süren Selçuklu devletinin halkı zulüm altında tuttuğu, baskılar uyguladığı ve bir de durmaksızın yinelenen Moğol saldırılarının olduğu bir dönemde yaşamıştır. Bu dönemde bir de kıtlık olunca Anadolu insanı daha da perişan oldu. Perişan olanlardan biri de Yunus Emre’ydi. Hacı Bektaşı Veli’nin yapıtlarından "Vilayetname"’de geçen anlatıma göre Yunus Emre bu kıtlık olan yılda köyünden yola çıkarak ulu Hünkâr Hacı Bektaşı Veli’nin dergâhına varıp biraz buğday isteyecekti. Giderken eli boş gitmemek için yolda heybesine alıç doldurdu. Ulu Hünkâr’ın huzuruna varıp halini anlattı. Bir kaç gün misafir kaldıktan sonra gitme vakti gelmişti. Hünkâr, Yunus’a şöyle dedi: "Buğday mı verelim nefes mi?" Yunus: "Nefesi ne edeyim, eşim çocukların aç bana buğday verin." Bunun üzerine Yunus’a buğday verdiler. Yunus dergâhtan ayrılınca yaptığı hatayı fark etti ve tekrar dergâha döndü. Halifeler durumu Hünkâr’a bildirdiler, o da: "Biz kilidin anahtarını Tapduk Emre’ye sunduk. Varsın ondan nasibini alsın." dedi. İşte asırlardır güncelliğini ve derinliğini koruyan Yunus Emre kişiliğinin başlangıç noktası burasıdır. Yunus bundan sonra yıllarca Tapduk Emre’nin dergâhında emek verir. Bu aynı zamanda eğitimdir de. Bu eğitim sonucu öğrendiklerini insanlarla paylaşmak için bütün Anadolu’yu gezer.

YUNUS EMRE’NİN DÜŞÜNCELERİ

Yunus Emre, vahdet-i vücut (varlığın birliği) öğretisine ulaşan bir tasavvuf felsefi yorumunu benimsemiştir. Vahdet-i vücut felsefesine göre; "Tanrıdan başka varlık yoktur. Var olan her şey onun çeşitli biçimlerde görünmesidir".

Yunus Emre şiirlerinde insan, Tanrı, varlığın birliği, sevgi, yaşama sevinci, barış, ölüm, olgunluk, alçakgönüllülük gibi konuları dillendirmiştir. Bütün bu kavramları insanların anlayabileceği sözcüklerle yalın bir şekilde belirtmiştir.Yunus Emre’ye göre insan bir sevgi varlığıdır. Yunus Emre sevgiyi Tanrı ve onun yarattığı tüm varlıklara karşı diye yorumlar. "Yaratılanı severiz yaratandan ötürü". Sevginin amacı yüce yaratıcıyla bütünleşmektir. Sevginin olduğu yerde öfke, kırgınlık, kızgınlık olmaz. Sevginin değerini yalnız seven bilir. Sevmek bilgelik, emek, olgunluk ister. Tanrı ışığından mahrum kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur. Bütün varlıkları (yaratılanları) birbirine bağlayan, onları tanrısal evrene yönelten sevgidir. Yaşamak belli nesnelerle (eşyalara) sahip olmak, sadece gelip geçici varlıklar edinmek için çırpınmak değildir. Böyle bir yaşam biçimi insanı sevgiden dolayısıyla yüce yaratıcıdan uzaklaştırır.

Yunus Emre’ye göre gerçekte ölüm yoktur. Ölüm ruhun bedenden ayrılıp yaratıcısına dönmesidir. Bu nedenle ölüm ruhla beden arasında bir ayrılıktır. Yunus Emre’yi anlamak, ondaki derin sevgiyi çözmek günümüzde yaşanan sorunları da çözmek anlamına gelir.

ŞEYH BEDREDDİN (BEDREDDİN MAHMUT)

Şeyh Bedreddin, kesin olmamakla beraber 1365 yılında Simavna’da doğmuştur. Şeyh Bedreddin öğrenimine Edirne’de başladı. Bursa ve Konya’da eğitimini tamamladıktan sonra Mısır’a giderek zamanın ünlü bilginlerinden dersler aldı. Şeyh Bedreddin’in düşüncesi ve yaşamı Mısır’da Şeyh Hüseyin Ahlati ile tanışmasından sonra değişti. Çünkü Bedreddin o güne kadar hep Sünni İslam anlayışını benimseyenlerin çevresinde bulunmuş ve kendi düşünceleri de öyle şekillenmişti. Şeyh Hüseyin Ahlati ise Ehlibeyt düşüncesini yani Aleviliği benimseyen birisiydi. Şeyh Bedreddin, Şeyh Hüseyin Ahlati ile yaptığı sayısız tartışma ve sohbet sonrası Aleviliği benimsemişti. Bu aşamadan sonra Şeyh Bedreddin Tebriz’e giderek sarayda düzenlenen tartışmalara katılır. Tekrar Mısır’a dönüşünden kısa bir süre sonra Şeyh Hüseyin Ahlati vefat eder. Şeyh Bedreddin, Hüseyin Ahlati’nin yerine geçer. Bu makamda fazla durmayan Bedreddin Şam, Halep, Karaman, Konya, Aydın, Tire ve İzmir’e uğradıktan sonra 1406 yılında Edirne’ye gelir. Bu sırada Osmanlı İmparatorluğunda taht kavgası başlar. Süleyman Çelebi’yi yenen Musa Çelebi Edirne’yi ele geçirir. Hükümdarlığını ilan eden Musa Çelebi, etkisi ve sevenleri giderek artan Şeyh Bedreddin’i kazaskerliğe getirir. 1413 yılında Musa Çelebi’yi yenen kardeş Çelebi Mehmet, Şeyh Bedreddin’i İznik’e sürgüne gönderir.

Osmanlı İmparatorluğu halk üzerindeki baskısını arttırıyordu. Baskılardan ve zulümden bıkan halk Şeyh Bedreddin’in ve diğer Alevi önderlerinin telkinleri sonucu isyan ediyordu.

Alevi isyan ve ayaklanma tarihinin en önemli halkalarından birini Şeyh Bedreddin oluşturuyor. Şeyh Bedreddin’e bağlı olan Börklüce Mustafa Aydın’da, Torlak Kemal ise Manisa’da şanlı bir direniş gerçekleştiriyorlardı. Bu direnişler Osmanlı ordusuna ağır kayıplar verirken kendileri yenilmekten kurtulamadılar. Börklüce Mustafa’ya ve Torlak Kemal’e yapılan işkence ve bu işkenceye yiğitçe karşı koymasıyla Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal Anadolu Alevi halkının asırlarca belleğinde ve yüreğinde yer etmesini sağladı. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in yenilmesi sonucu Şeyh Bedreddin İznik’ten gizlice ayrıldı. Kendisini sevenlerin çok olduğu Deliorman yöresine çekildi. Hâlâ nasıl olduğu anlaşılmayan; Şeyh Bedreddin Osmanlı ordusuna esir düşer. Serez’e götürülen Şeyh Bedreddin orada idam edilir (1420).

ŞEYH BEDREDDİN DÜŞÜNCESİNDEN KESİTLER:

  • Hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlamazlar.
  • İnsanlar birbirlerine yahut haksız mala, meşru olmayan paraya veya rütbe ve mevkilere yiyecek ve içeceklere ibadet ediyorlar da, Allah’a ibadet ediyoruz sanında bulunuyorlar.
  • Bütün namazlar ve niyazlar ahlâkın düzeltilmesi için iç yüzün arınlanması için birer vasıtadan ibarettir. Hakiki ibadetin hiç bir vakit kayıt ve şartı yoktur. Hangi tarzda yapılırsa yapılsın, Tanrının dileğine uygun olur. İbadetin temeli maksudun Hak olmasıdır. Bir cemaatte bu temel bulunmayınca yaptıkları ibadetler de kaybolur. Yalnız kötü toplantılar kalır. Fenalık üzerinde toplananlardan sen hemen uzaklaş.
  • Kötü ve Çirkin işlerle uğraşan insanlar Hak’tan uzaklaşmışlardır. Cehennem işte budur. Cennetle cehennemi başka yerde aramak saçmalıktır.
  • İnsanlar eylemleriyle, düşünce ve fikirleriyle güzeli ve iyiyi bulabildikleri oranda Hak’la kavuşmuşlardır.
  • İnsanlar Müslümanlıktan önce somut bir puta taparlardı, çağımızda ise hayali bir puta tapıyorlar. Belki bir gün Hak kendisini gösterirde Hak olarak ona taparlar.
  • Gerçek tasavvufçu, hiç bir insan gözünün görmediği, kulağının işitmediği, gönlünün sezmediği şeyhleri bilir. Onları halka, kafalarının alabileceği şekilde anlatır. Ama aslını içinde gizler. Eğer halk bunu öğrenirse, kendisini öldürür.
  • Tanrı dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Demek ki; dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizin malıdır.
  • Tarih, gelecek için kavga verip, yitmiş bile olsa, insanlık için vuruşanları hiç unutmaz.
  • İbadet etmekten amaç; ezeli ve büyük varlığa gönüllerin yönelmesi ve kapılmasıdır. Yoksa dünya umuruna dalmış bir kalp ile bin sene namaz kılmış, oruç tutmuş olsan, bundan dolayı hiç bir sevap ve mükâfat kazanamazsın.
  • Ölmezden önce ölmek, dünyanın zevklerinden ve hayvani hırs ve şehvetlerinden sakınmaktır. Onu yapabilen insan, şüphesiz ki; hakiki varlık ile birleşir. Ve sonsuz hayat ile diri olur. Ancak insanlar dünyanın bin bir türlü çekici ve aldatıcı zevkinden, çeşit çeşit yakıcı hırslarından ayrılmadıkları için buna gönül vermezler.

KALENDER ÇELEBİ

Hacı Bektaş Veli’nin torunlarından olan ve aynı zamanda Hacı Bektaş Dergahı’nda postnişin makamında (en yüksek makam) da bulunmuş olan Kalender Çelebi 1476 yılında doğmuştur.

Kalender Çelebi, oturduğu makamın gereklerini yerine getirerek ecdatlarının yolunda yürüyerek Alevi direniş tarihine geçmiştir. Kalender Çelebi, Osmalı saltanatının egemen olduğu, Anadolu’da yaşayan halkın başta Aleviler olmak üzere ağır baskılar altında yaşadığı dönemde düzenin değişmesi için tarihe geçmiş en büyük Alevi ayaklanmalarından birini gerçekleştirdi. Ayaklanma Alevi tarihinde sıkça yaşanan bir durumdu. Çünkü baskının, dışlanmanın, horlanmanın, katliamların olduğu yerde mutlaka direniş de olur. İşte bütün bunlar Kalender Çelebi’nin önderlik ettiği ayaklanma sürecinde de mevcuttu.

Ayaklanma 1526’larda Kırşehir-Ankara bölgesinde başladı. Ayaklanmaya önderlik eden Kalender Çelebi’nin yanında sayıları az olan ama itikatları, kararlılıkları kesin olan Alevi-Bektaşi topluluğu vardı. Kalender Çelebi, üstüne gönderilen Osmanlı askerini ardı ardına mağlup ediyordu. Bu mağlubiyetler Kalender Çelebi’nin ününü arttırıyordu. Ayaklanmaya katılanların sayısı artıyordu. Osmanlı devlet sisteminden rahatsız olan ne kadar kesim varsa, Kalender Çelebi’nin ayaklanmasına katılıyordu. Ayaklanmacıların sayısı bu katılanlarla 30-40 bin civarına ulaşıyor, kapsamı genişli yerde Maraş, Adana, Tarsus, Sivas bölgelerine kadar ulaşıyordu. Osmanlı kumandanları, ayaklanmayı silahla bastıramayacaklarını anlayınca hilelere başvurdular. Ayaklanmaya katılan kesimleri iyi tahlil eden Osmanlı, onlara çeşitli vaatler vererek ayaklandırmadan vazgeçirdi. Bunun sonucunda Kalender Çelebi’nin yanında onunla başlayanlar kaldı. Bunların sayıları 3-4 bin civarındaydı.

Kalender Çelebi ve geride kalan taraftarları sonuna dek savaştılar. 1527 yılında Nurhak Dağında yapılan savaşta Kalender Çelebi şehit edildi. Başı gövdesinden kopartılarak İstanbul’a gönderildi.

Kalender Çelebi, mücadelesiyle Hacı Bektaş’a, İmam Hüseyin’e, Hz. Ali’ye bağlılığını göstermiş, aynı zamanda bir çoklarının aksine zalimin zulmüne boyun eğmeyerek Alevi yolunun iyi bir önderi olduğunu kanıtlamıştır.

BOZOKLU CELAL

"Celallenmek" kavramı Türkçe’ye Bozoklu Celal vasıtasıyla girmiştir. Bozoklu Celal’in yaşamı hakkındaki bilgiler günümüze kadar açığa çıkmamıştır. Var olan bilgilere bakılırsa; Bozoklu Celal Tokat yöresinde yaşamış ve bu bölgede örgütlenmesine başlamıştır. Muhtemelen 1520’lerde Bozoklu İsyanı gerçekleşmiştir. Bu yıllarda (1500’ler) Anadolu halkı büyük bir zulüm altındaydı. Egemen Osmanlı iktidarı halkı ağır vergilere bağlarken, onları bir de Alevi oldukları için dışlıyor, en küçük bir hak talebine büyük baskılarla, katliamlarla karşılık veriyordu. Bozoklu Celal böylesi ağır koşulların hüküm sürdüğü topraklarda Alevi inancının biat etmez, baş eğmez ilkelerini hayata geçiriyordu. Alevi inancı Hz. Ali’den, İmam Hüseyin’den başlayarak hiç bir zaman zalime boyun eğmemiştir. Alevi inancını şekillendiren etmenlerden biri de zalimin zulmüne boyun eğmemek, neticesi ne olursa olsun onlara karşı direnmektir. Bozoklu Celal bu şerefli tarihi bilince çıkarmış ve kendisinden sonrakilere örnek olacak şekilde etrafına yaymıştır. Nitekim daha sonra gelişen bir çok ayaklanmaya "Celali Ayaklanması" adı verildi. Bozoklu Celal, tarihe şanlı bir ayaklanmalar zincirinin başlatıcısı, önderi olarak geçmiştir. Bu anlamıyla önemli olan Bozoklu Celal’in kesin olarak kaç yılında yaşadığı ve şahadete ulaştığı değildir. Önemli olan Bozoklu Celal’in baskı ve zulme karşı direnmiş olmasıdır. Ağır baskı koşullarında Osmanlı iktidarına karşı başkaldırmak ve bu başkaldırıyı süreklileştirmek önemli bir olaydır. Bozoklu Celal bunu başarmıştır. Anadolu’nun dört bir tarafında ezilen insanlara kurtuluşun yolunu göstermiştir.

AHMET YESEVI

Horasan okulu olarak anılan bakış açısının en etkili kişisi Hoca Ahmet Yesevidir.( öl.1166) Ahmet Yesevinin kurduğu tarikat, Yesevilik islam inancı ile Türk gelenek ve görenek inanç ve yasam tarzlarının geçirdiği zaman süreci içinde gezici dervişlerin etkinliği ile hazırlanmış bir ortamda filizlendi. Yesevi taraftarları zaman içerisindeYeseviye ismiyle anılmaya başlandı.

FUAT KÖPRÜLÜ, nün Ahmet Yesevi ve Yesevilik üzerine açıklamaları:

Bizim kanaatimize göre Ahmet Yesevi zuhur ettiği zaman Türk alemi epey uzun bir zaman dan beri her halde 1V. Asırdan beri tasavvuf fikirlerine alışmış mutasavvufların menkiibe ve kerametleri yanlız şehirlerde değil göçebe Türkler arasında bile az çok yayılmıştı.Ilahiler şiirler okuyan . Allah rızası için halka bir çok iyiliklerde bulunan, onlara cennet ve saadet yollarını gösteren dervişleri Türkler eskiden dini bir kutsiye verdikleri ozanlara benzeterek hararetle kabul ederek dediklerine inanıyorlardı.Bu suretle eski ozanların yerini ata veya baba ünvanlı bir takım dervişler almışlardı.

Hz. Muhammed'in sahabelerinden olarak gösterilen Arslan baba ile menkıbeye göre islam dinini anlamak maksadıyla Türkistandan Cezüretül Araba gelmiş ve Ebu Bekirle görüşerek islamiyeti kabullenmiş olan ozanlar, piri meşhur korkut ata ( Dede korkut ) Çoban ata iste bunlardan kalmış birer hatırayı yaşatıyor.Göcebe Türkler arasında yani Sırderya kenarında ve bozkırlarda anladıkları bir lisanla yani basit Türkçe ile halka hitab ederek islam analerini akidelerini onlar arsında yaymaya çalışan dervişlerin bulunduğu muhakkakdı .

Ahmet Yesevinin kendisinden önce gelen dervişlere göre daha üstün daha kuvvetli bir sahşiyet olduğunu kabul etmemek mümkün değildir.Ancak eğer kendisinden önce gelen nesiller islamiyet inancı ve evrenselliği üzerine zemin yaratmamış olsalardı; onun basarisi bu denli büyük olmazdı

Ahmet Yesevi,Türk tasavvuf sairi tarikat öncüsü (Türkistan Cimkent sayram ? Yesi 1166) Ibrahim adlı bir şeyhin oğludur. Yedi yasındayken babasının ölümü üzerine ablası Gevher

Sehnaz ile Yesiye gitti . Burada bir süre öğrenim gördü.Daha sonra gittiği buharada Henedanlı şeyh Yusufun (1049-1140) öğretisini benimsedi . Onun ölümünden bir süre sonra üçüncü halifesi olarak yerine geçti.( 1160 )Şeyhin vasiyetine uyarak Yesiye geri döndü ve ölümüne dek orada tasaavvuf öğretisini yaydı .Yeside türbesi ve adına kurulmuş hünkar Timur tarafından görkemli bir yapı haline getirildi. Burası Orta asya ve Volga Türklerinin Özbek kazaklarının kutsal ziyaret yeri oldu.

Kaynak. Büyük larousse. Sayfa 220

YEDİ ULU OZAN

Alevi tarihine deyişleriyle, şiirleriyle yön vermiş, Alevi inancına bağlılıklarını yaşamlarıyla kanıtlamış olan yedi ulu ozan şunlardır:

Şah Hatayi
Pir Sultan Abdal
Kul Himmet
Yemeni
Virani
Fuzuli
Seyit Nesimi

Bu yedi ulu ozana Aleviliği teorileştirenler de diyebiliriz. Bu ozanlar Alevilik felsefesini en iyi şekilde dile getirmişlerdir. Bu ozanların şiirleri, söyledikleri sözler Aleviler için adeta kanun sayılmıştır. Cemlerde en çok bu ozanların deyişleri çalınır, şiirleri okunur. Bu ozanların şiirleri ve deyişleri günümüzde de popülerdir. Buradan da anlaşılacağı üzere bu ozanlar aradan geçen tarihi silmişler, güncelliğinden hiç bir şey kaybetmeden günümüzde de Alevilerin moral ve direnme gücü olan şiirleri, deyişleriyle ölümsüzleştirmişlerdir. Sanırız bu konuda yanlış bir anlaşılma mevcut. Bazı kimseler Alevi ozanların sayısının yedi ozan ile sınırlandığını düşünmekte, söylemekteler. Bu bir yanılgıdır. Alevilerde şüphesiz ulu mertebesine gelecek daha nice ozanlar var. Yalnız bu ozanlar semboldür. Kimse Alevi ozanların sadece bu yedi ulu ozan ile sınırlı olduğunu sanmasın. Bu yedi ulu ozan diğer ozanların temsilcisi, sözcüsü, sembolü konumundadırlar.

Seyit Nesimi (1369 - 1417)

Bagdatın Nesim Kasabasında yetişmiş, Diyarbakır bölgesine yerleşen Türkmenlerdendir. Halep'te Hallacı Mansur 'un düşüncelerinin iz sürücüsü olduğu için kafir sayılıp derisi yüzülerek öldürülmüştür.Nesimi hurafi'dir Fuzlullah Hurafi'nin görüşlerini benimsemiştir. Varlık birliği Görüşünü savunan,kişi ile tanrı arasında bir nitelik yökleyen inanç arasında bağlantı kurar. Tanrının yetkin (kamil) insanda görüldüğü tasavvufi görüşünü benimser.
Başlıca eserleri Türkçe ve Faça divanlardır. Azeri asıllı Türkmenlerdendir. Katledilme sırasında rivayete göre derisi eline verilip giderken, Halepin 12 kapısından aynı anda çıktığı görülmüştür. Yolda birisine ; Gerçek kabe 'nin yolcusuyuz. Elinde yüzülmüş derisini göstererek
"ihramımız budur" dediği beyti meşhurdur."
Gah giderim medreseye ders okurum Hak içim
Gah giderim meyhaneye dem çekerim kime ne?".......
"Ben melamet hırkasını kendim taktım eynime
Ar-ı namus şişesini taşa çaldım kime ne?
Diye devam eden nefisi en çok duyulan nefislerdendir.

Şah Hatayi (1487 - 1524)

Yedi ululardan Hatayi nefesleri ile Anadoludaki Alevi cemlerinde nefesleri en sık yer alan ululardandır. Babası Şeyh Haydar anası Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın kızı Begüm Sultandır. Osmanlı Padişahı Yavus Sultan Selim ile Çaldıran 'daki savaşı 1514'de kaybetti. Bu onun için sonun başlangıcı oldu. 1524'de Erbil'de hakka yürüdü. Dedesi Şeyh Safiyüddi' nin türbesi yanında toprağa verildi. Hatayi çok iyi bir eğitim almıştır. Hz.Ali ve Hacı Bektaş Veli üstüne pek çok nefesler yazmıştır.

" Hayati hal çağında
Hakk gönül alçagında
Binbir Kabe yapmaktadır
Bir gönül al çağında 'dörtlüğü Hatayi 'nin içtenlikli Hakk sevgisini çok anlamlı ifade ediyor.
"Gece gündüz hayaline dönerim
Bir gece rüyama gir Hacı Bektaş "ta cemleri şenlendiren bir hatayi nefesinden bir güldestedir.

Fuzuli (1504-1556)

Fuzuli, 1504 'de Kerkük'te doğar. Kendisi Kerkük Türkmenlerinden, Bayat Türkmen boyundan Karyağdı soyundan gelmektedir. Fuzuli; sadece Türk ve Fars edebiyatında değil Dünya Klasikleri arasında hakkı ile şeref yerini almış bir ozandır. Fuzuli; Yaşamı boyunca Kerbela ve Bağdat çevresinden ayrılmaz. bir süre Hz. Ali türbesinde türbedarlık yapar. Fuzuli'nin vazgeçilmez tutkusu Kerbela'da ölmektir Hz.Hüseyin türbesi yanına defnedilmeyi ve mezarına taş konulmamasını vasiyet etmiştir. Kendisi veba hastalığı salgınında ölmüş ve mezar ile ilgili vasiyeti yerine getirilmiştir. Kerbela Olayının anlatan " Hadikatü Sueda" en önemli eseridir.

Yemeni

15.Yüzyıl sonu 16.yüzyıl ilk yarısında yaşamıştır. Asıl adının Ali olduğu, Akyazılı İbrahim Dede zaviyesinde hizmet ettiği Yemini mahlasını kullandığını kaynaklar yazar. Hz. Ali'nin mitolojik yaşamını konu edinen Faziletname adlı kitabı 7300 beyitten oluşmaktadır. Kitap bir erdem kitabıdır. Hz. Ali'nin yaşamını Ehlibeyt ve Ali sevgisinin yoğun işlendiği temel eserlerden biridir. Kitabı erdem (iyi ahlak) kitabı olarak niteleyenler kitaptaki doğruluğu, dürüslüğü, alçak gönüllülüğü yaşam biçim inanç biçimi haline getirmesinden dolayı nitelemektedirler.

Virani

16. yüzyılda yaşamıştır. Eğriboz adsında doğmuştur. Hurafiliği benimsemiş bir Bektaşi ozanıdır. Bir süre Necefte Hz.Ali'nin Türbesinde türbedarlık hizmet vermiştir. Balkanlarda Demir Babadan babalık icazeti almıştır. Hz.Ali üstüne çok tutkulu şiirleri vardı.

"Ali' dir sureti rahman Ali 'dir
Ali'dir Şafi-i-ruz-ı kıyamet
Ali'dir faili muhtar Ali'dir "

Diye devam eden Ali sevgisi ile dolup taşan nefes Virani'ye aittir.

Kul Himmet

Kul hikmet ; Tokat Alvus / Varzıl köyündendir. 16.yy ikinci yarısında yaşamıştır. Kul Hikmet'in bütün nefeslerinde Hz.Ali 12 İmamlar ve Hacı Bektaş Veli' yi terennüm eder. Kul Hikmet 'in nefesleri de diğer ulu ozanların nefesleri gibi her Alevi ceminin nefesleri arasındadır. "Dün gece seyrim içinde
Ben dedem Ali'yi gördüm
Eğildim niyaz deminde
Ben dedem Ali'yi gördüm

Kul Kikmet'in Hz.Ali' ye seslenişinden sadece bir dörtlüktür.

 

Designed by DostYurdu

MKPortal ©2003-2007 mkportal.it