Antalya'nın Elmalı kasabasına bağlı Tekke köyünde 250 hane var.Yaklaşık bin olan köy nüfusu,9-10 Haziran tarihlerinde düzenlenen Abdal Musa'yı anma törenlerinde 15 bine çıkıyor.Türkiye'nin dört bir yanından gelen canlar konuk ediliyor .Abdal Musa'yla yaşıt olan Uluçınar Meydanı'nda hep birlikte semah dönüyor ,gelenekler canlı tutuluyor.
Akdeniz yakası Aydın illeri
Kuşlar gider bizim Abdal Musa'ya
Cemalin görünce yürüdü dağlar
Taşlar gider bizim Abdal Musa'ya
Katardan ayrılan turna sürüler
Her andıkça sinelerim sızlar
İrili ufaklı emlik kuzular
Koçlar gider bizim Abdal Musa'ya
Baba Kaygısuz'dan almış cehdini
Gördün mü İbrahim Ethem vaktini
Padişahlar tacı ile tahtını
Velim eydür dört dergahtan evveli
Seyd Ali,Abdal Musa ,Bektaş-ı Veli
Şah Hüseyin aşkına didemin seli
Çağlar gider bizim Abdal Musa'ya
ABDAL Musa'nın müridlerinden Aşık Veli, pirine olan sevgisini ve saygısını ,tüm Anadolu Alevi-Bektaşileri'nin dili ,gönül sesi ,özlemi olarak işte böyle dile getiriyor.Sahnedeki ozan da onu bugüne taşıyor.
Tekke Köyü'nün tören(Uluçanlar Meydanı) alanında Abdal Musa'nın yaşıtı
olduğuna inanılan tıklım tıklım.
Bu köyde birkaç bakkal ve kahveden başka ticari işletme yok sayılır.Ne otel,ne de pansiyon var.Gelen binlerce insanı,Tekke Köyü sakinleri ,evlerinde misafir ediyorlar.Buraya Anadolu'nun hemen hemen her ilinden Alevi Bektaşiler akın akın gelip Pir Abdal Musa'ya saygılı sevgilerini iletiyor,niyaz ediyor,adaklarını sunup kurbanlarını kesiyorlar.
Tarih,Abdal Musa'nın Buhara'dan gelen Kırk Abdallar'dan biri olduğunu yazar.
Gönül dostu bir savaşçı
14'üncü yüzyılda, Osmanlı Devleti'nin ilk devirlerinde Yeniçeri Ocağı'nın kuruluşuna
adının karıştığı anlatılan Abdal Musa'nın, Bursa'nın fethinde büyük kahramanlıklar gösterdiği, Geyikli Baba ile Bursa'da bulunduğu sırada kendisine makam verildiği,ancak
Bursa'nın Sünni Osmanlı'nın merkezi olmasından sonra Antalya civarındaki Tekke
Köyü'nde dergah kurduğu rivayet edilir.
Eskişehir-Seyit Gazi beldesindeki Seyit Battal Gazi Türbesi'ni ziyaret oldu.
Ekişehir Aslanbeyli Köyü'ndeki Sultan Şücaattin Veli Türbesi'ne
Şücaattin Veli geleneksele anma törenleri Mayıs ayında
yapılır, binlerce Alev-i Bektaşi gelir. Cemler kurulur, semahlar dönülür ve adaklı kurbanlar kesilir.
Abdal Musa Sultan Türbesi,Anadolu Alev-i Bektaşileri'nce kutsal sayılan, sevgi ve saygı duyulan Hac-ı Bektaşileri'nce kutsal sayılan, sevgi ve saygı duyulan Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi'nden sonra en büyük ziyaretgah olarak kabul edilen bir türbe.
Abdal Musa Sultan 14'üncü yüzyılda Elmalı'da yaşamıştır. Tarihi kaynaklar; Abdal Musa'nın Buhara'dan gelen Kırk Abdallar'dan biri olduğunu, babasının, Hacı Bektaş-ı Veli'nin
Amcası olan Haydar Ata'nın oğlu Hasan Gazi'nin olduğunu yazar. Anası, Ana Sultan,kızkardeşi ise Hüsniye Bacı'dır.
Gene yazılı kaynaklar, Abdal Musanın bir süre Hacı Bektaşta pir evinde Kadıncık Ana nın yanında kaldığını bildirir.14'üncü yüzyılda Batı Anadolu da şöhret kazanan Ablüler dal Musa'nın ,Osmanlı nın ilk devirlerinde Yeniçeri Ocağının kuruluşuna da adı karıştığı rivayetler arasındadır.
Ayrıca, İkinci Osmanlı Padişahı Orhan Gazi zamanında
Bursa'nın fethinde büyük kahramanlıkları görüldüğü çeşitli fetihlere katıldığı, Geyikli Baba ile birlikte Bursa'da bulunduğu sırada kendisine makam verildiği, Bursa'nın Sünni Osmanlı'nın merkezi olması ile orayı terkedip Denizli, Aydın taraflarına geldiği ve oradan da Antalya civarına geçip Elmalı Tekke Köyü'nde çeşit kerametler göstererek dergahını bu köyde açtığı bilinir, anlatılır.
Kendisi şairdir, savaşçıdır, keramet sahibidir, felsefecidir, gönül dostudur. Bunlardan başka
Hacı Bektaşı Veli'nin önde gelen halifelerindendir. Alev-i Bektaşi-lerce kutsal sayılan on iki posttan on birinci olan "Ayakçı Postu " Şah Abdal Musa postudur.Günümüze kadar gelmiş özdeyişleri vardır. Rumeli'de serçeşme (kumandan) olduğu, tahta kılıç ile taşı ikiye böldüğü de anlatılan rivayetler arasındadır.
600 yıllık külliye
Karşımızda duran; köyün başında büyük bir bahçenin içinde yeşiller arasında Abdal Musa Türbesi'nin bulunduğu bu külliyenin 600 yıllık bir tarihi var. Bu gün bir oda ve önündeki salondan oluşan türbe çok ihtişamlı bir geçmişe sahip Bu kısmı köyün yaşlılarından dinleyelim:
Köy geçmişte daha da bağ ve bahçelikmiş, evler ahşap örtülüymüş. Köy halkı hiç vergi vermezmiş. Dergaha gelen, yer, içer, gidermiş. Tekkenin tamiri, bakımı dervişlerin ve konukların tüm ihtiyaçlarını köylüler temin edermiş. Köylüler bugün vergi ödüyorlar, ama diğer hizmetler gene en sevecen bir şekilde veriliyor.
Bu dergah geçmişte çok büyükmüş Dergaha iç içe yedi kapıdan geçildikten sonra ulaşılırmış. Abdal Musa Sultan; dört bin adımlı bir bağ ortasında, üstü çam tahtaları ile kaplı, kagir bir kubbe altında yatarmış. Türbe üstündeki altın alem beş saatlik yoldan görülürmüş.
Külliyenin çevresinde geniş bağ ve bahçeler misafirhaneler, meydanlar, kiler ve mutfaklar varmış. Tekke'de, dergahta 500 civarında mücerret derviş oturmuş. Mutfakta 40 derviş hizmet vermiş.Erzak dolu 20 ambar varmış.Misafirhanenin üstünde konak ,altında ise 200 atın kalabileceği büyüklükte ahır varmış.Her gün yüzlerce misafir gelirmiş.Türbeye ilk gelene "Baba Çorbası"ikram edilirmiş.Bu tekke o kadar işlermiş ki ,yapıldığı günden beri mutfağında ateş sönmezmiş.
Tekkenin çok zengin vakıfları varmış:Evliya Çelebi'nin yazdığına göre ,tekkenin mal varlığı ;onbinden çok koyun ,bin manda ,on kadar deve,yedi katar katır,bini aşkın sığır,yedi yüz kısrak ,yedi değirmen ,bağlar,bahçeler ve dağlarki korulardan oluşuyormuş.
Bugün bu tekke,toplam 30 metre kareye sığdırılmış durumda .Ama O'nun sevgisi,saygısı milyonlarca insanın kalbine öyle yer etmiş ki,600 yıl geçmesine rağmen gene dolup taşıyor .Adeta bir insan seline sahne oluyor.
Tekke Köyü'nün her yanı Abdal Musa ile ilgili anlatılan rivayetlerle dolu.Tersten çalışan değirmen taşı efsanesi,Gelin Pınar efsanesi,Ateşte Pervaz efsanesi,Dur Dağı efsanesi,Yaralı Geyik efsanesi...işte bunlardan biri de Uçar Su efsanesidir.
Uçar Su ile ilgili halkın anlattığı rivayet şöyle:
Abdal Musa,yörenin Hristiyanlar'ın elinden alınması sırasında,tekkesine yeni gönüldaşlar,canlar,müridler kazanmak için sırtında heybesi ile köy köy dolaşırmış.
Bugünkü Kaş ilçesinin Gömbe beldesi çevresinde gezerken,Gömbe'nin batısındaki Uçar Su'yun arka yönünde bir köye gitmiş.Köy halkı çok yoksulmuş.Susuzluk yüzünden ekinleri kurumuş.Abdal Musa'ya ikram edecek evlerinde nafaka kalmamış.Bu yüzden çok utanmışlar.Sultan bu durumu görünce köylülere: "Ben size su verirsem.siz de elde edeceğiniz ürünlerden bana pay verir misiniz?" diye sormuş.Köylüler: "Ne demek,sen yeter ki su ver,ürünün lafı mı olur?" diye söz vermişler.Bunun üzerine Abdal Musa asasını yere vurarak yerden su fışkırtmış.Köylü buna çok sevinmiş.O yıl çok bol ürün elde etmişler.
Abdal Musa,hasat sonu,köylünün söz verdiği ürünü almaya geldiğinde,köylüler soğuk davranmışlar.Abdal Musa verdikleri sözü hatırlatınca da "Hadi be derviş,bu suyu Allah verdi,sen de kim oluyorsun" demişler.Abdal Musa köylülere yaptıkları bu kalleşlikten dolayı beddua ederek; "Siz yazın su içmeye,kışın geçmeye yol bulamayın" demiş.İşte o gün bu gündür kupkuru dağ yamacında taşlar arasından fışkıran ve gürül gürül akan sular,yazın Elmalı Ovası'na,kışın ise Kaş Ovası'na akarmış.Böylece beddualı köylüler kışın suyun coşkulu akmasından geçmek için yol bulamazlarken,yazın içmeye su bulamazlarmış.
Çok ilginçtir,bu sular köylülerin anlattığına göre 6 Mayıs'a kadar Kaş Ovası'na akarmış,tam 6 Mayıs'ta Elmalı Ovası'na akmaya başlar ve 21 Kasım'da da kaynaklar aniden kurur,su yeniden Kaş Ovası'na akarmış.İşte onun için bu sulara "Uçar Su" adı verilmiş.
Teke Beyi,Abdal Musa ve müritlerini ateşte yakmak ister,çok kerametler belirir.
Semah dönerek ateşi söndürmek
Söz rivayetlerden açılmışken alevi-Bekteşi geleneğinde önemli bir yeri olan,ozan ve derviş Kaygusuz Abdal'ın Abdal Musa ile olan ilişkisini de anlatmak istiyorum.Tarihi rivayetlere dayalı olarak bu ikili ilişki şöyle anlatılıyor: Kaygusuz Abdal,bir gün avda bir geyik vurur.Yaralı geyik kaça kaça Abdal Musa'nın külliyesine gelir ve kapıdan içeri girer.Kaygusuz da (Gaybi) arkasından dergaha gelir,dervişlerinden geyiği sorar.Dervişler haberleri olmadığını söylerler.
Gaybi,dergaha girmekte ısrar eder,nöbetçiler koymazlar.Abdal Musa'ya haber iletilir.Abdal Musa gelmesine izin verir.Kaygusuz içeri alınır.Abdal Musa, Gaybi'yi huzura çağırır.Geyikte saplı kalan oku tanıyıp,tanımadığını sorar,koltuğunun altına saplı duran oku gösterir.Gaybi oku tanır.Meğer geyik olarak görülen bu varlık Abdal Musa imiş.Bu kerametten Gaybi çok etkilenir. "Şeyhim sana mürit olmak istiyorum"der.Abdal Musa bu işin zorluklarını anlatır,babasından izin almasını ister.Gaybi dergaha girip,derviş olmak için ısrar edince kabul edilir.Tarikat usulünce tıraş edilir,taç ve hırka giydirilir,kemer bağlanır.Abdal Musa'ya mürit olur.Bunu duyan babası Alaiye Sancağı Beyi çok üzülür ve kızar.Hemen Teke Bey'ine giderek,Abdal Musa'nın oğlunu esir aldığını,onu kurtarmasını ister. Teke Beyi,Kılağılı İsa adlı bir adamını Abdal Musa'ya gönderir.Şeyhin kerameti ile attan inerken ayağı özengiye takılınca at ürker ve paramparça olur.Bunun üstüne Teke Beyi çok sinirlenir.Abdal Musa'nın üstüne asker yollar.Abdal Musa'yı yakalayıp ateşte yakmak için büyük bir ateş hazırlatır.Ortalık ateşten yanıp kavrulmaktadır.Bu olup bitenler karşısında Abdal Musa dergahtaki 500 müridi ile birlikte dergah önünde toplanır,kendi başta olmak üzere,müritleriyle "semah" döne döne yanan ateşe doğru yürümeye başlarlar.Dağlar,taşlar,ağaçlar da onunla birlikte yürürler.Böylece ateşin yandığı yere gelirler.Ateşin içine girerler. "semah"döne döne atei söndürürler.
Abdal Musa' nın bu kerameti karşısında Alaliye Beyi 500 adamı ile birlikte,Abdal Musa'nın elini öpüp af diler. Oğlunun dergahta kalmasına rıza gösterir.Gaybi, Tekke'de 40 yıl kalır,hizmet görür ve Kaygusuz Abdal lakabını alır.Abdal Musa ona icazetname verir. Kaygusuz daha sonra Mısır'a gider.
İşte "Padişahlar tacı ile tahtını,
Boşlar gider Abdal Musa'ya "
Dizeleri buradan geliyor.
Uluğbey kasabasının tümü Alevi-Bektaşi inançlı isanlardan oluşuyor.Kasabanın bağlı olduğu Senirkent'te Alevilerce kutsal sayılan yatırlar var. Bunlardan biri; Şeyh Ahmet Sultan
Türbesi diğeri ise Kutup İbrahim Sultan .Sünnileşen kasaba
Geçmişte Senirkent'in de tümü Alevi imiş. Ama bugün çok az sayıda aile var. Yaşlıların anlattıklarına göre 1500 yıllarında Aleviler o zamanda çocukları okusun diye 3-4 kişiyi Konya'ya medrese tahsil etmeye göndermişler. Çocuklar 10-15 yıl okuyup döndükten sonra tamamen ehli-sünnet fikirlerini yani Sünni İslam'ı , Osmanlı sünniliğini savuna gelmişler.Derken süreç içinde Senirkent sünnileşmiş.Üstelik bu olguyu yaşlı sünni Senirkent'liler de biliyor ve anlatıyorlar. Senirkent Alevilikten sünniliğe böyle "terfi" etmiş. Anadolu'daki birçok belde gibi...
Törenlere 'PİLAV GÜNÜ' denmesi ise şöyle bir rivayete dayanıyor:
Veli Baba Sultan 1600 yıllarında Uluğbey'de yaşayan saygınlığı ile bilinen , tanınan yörenin sevilen postnişin dedelerindenmiş.Uluğbey'in o zamanki adı da 'ULUKÖY' müş.
Osmanlı Padişahı 4. Murat, Bağdat Seferine çıkıyormuş.Ordu ilerlemiş AYDIN, ISPARTA-KONYA vs. Isparta-Uluborlu'ya gelmişler. Ordunun başında halkın MURTAZA ZOR PAŞA dediği paşa varmış.Ordu , Uluborlu'da konaklamak istemiş.Beldenin ileri gelenlerini çağırmış, yiyecek, konaklama durumunu sormuşlar. Eşraf orduyu konaklatamayacaklarını , çünkü çok yoksul olduklarını söylemişler.Orduyu Veli Baba'ya göndermişler.
Paşa ilgili adamları, Uluğbey'deki Veli Baba'ya göndermiş. Veli Baba'nın köyü çok daha küçük olduğu halde hemen kabul etmiş. "Hay Hay" demiş.Komutanlar anlamamış ve şaşırmışlar. 'Hadi başla bakalım,bu işi nasıl yapacaksın?' demişler.Veli Baba; hemen asker bir güveç pilav, atlar için bir torba saman ve bir tas arpa alıp gelmiş.
Komutanlar 'bu adam bizimle galiba alay ediyor' diye fena halde bozulmuş, kızmış hatta öldümeye kalkmışlar.Veli Baba binbir zorlukla alay etmediğine komutanları ikna edip konaklatmış.Asker pilavı yemeye başlamış.Ne pilav bitmiş, ne arpa ne de saman.
Murtaza Zor Paşa, bu keramet karşısında şaşırmış kalmış.Veli Baba'nın elini öpmüş, niyaz etmiş, Bağdat Seferi için hayır duası istemiş. 'Dile benden ne dilersen' demiş. Veli Baba da, baba ve dedeleri ile aile efradının mezarlarını göstererek, buraya bir külliye istemiş. Paşa ferman çıkartıp işte bu külliyeyi yaptırmış. Isparta Beyi külliyenin yanında bir de cami yaptırmış. Paşa Bağdat'ta ölünce külliye yarım kalmış sonra tamamlanmış. 'Veli Baba Külliyesi'nin yapılması bu olaya dayanır.
Sayıları yüzbine varan gönül erenleri bugün hacıbektaş'ta biraraya geliyor.
Gönüller piri, Bektaş-ı Veli
Her yıl 16 Ağustos'ta milyonlarca Anadolu Alevi'sinin kalbi Hacıbektaş'ta atıyor. Sayıları yüzbine varan gönül erenleri bu küçük şirin Anadolu kasabasına dolup taşıyor. Onbinlerce insan büyük düşünür ve gönül sultanı Hacı Bektaş-Veli'yi anma törenlerine katılıyor.
Hacı Bektaş-Veli'nin Anadolu'ya gelişi Anadolu Selçuklu Devleti'nin son yılarına rastlar. Hacı Bektaş-Veli'yi büyük Türk tasavvufu Ahmet Yesevi'nin halfelerinden Lokman Harende yetiştirmiş, öğretmeni olmuştur. Bektaş-Veli İbrahim Al Sani diye anılan Seyyid Muhammed'in oğludur. Babsı oğluna Lokman Parende'yi hoca olarak tutmuştur. Lokman Parende de Türkistan'ın doksandokuz bin pirinin piri diye anılan Hoca Ahmet Yesevi'nin dergahında yetişmiş, nasip almıştır.
İslamiyetin Türkler arasında yayılmasından sonra, Yesevilik, Türkler arasında gelişen en büyük taraftar toplayan ilk müslüman Türk tarikatı sayılır. Yesevilik; Türkistan, Anadolu ve Rumeli'de bulunan Türk tarikatlarına tasavvuf anlayını soktu. Dobruca'daki ilk tasavvuf tarikatını "Sarı Saltık" kurdu.
Baba İshak Ayaklanması
Hacı Bektaş-Veli'nin Anadolu'ya gelmesinden önce, Baba İshak önderliğinde, Anadolu Selçuklu Devleti'ne karşı büyük bir başkaldırı olmuştur. Baba İshak, Selçuklu yönetiminin katmerli sömürü ve zulüm iktidarına karşı eşitliği savunuyordu. Babailik o dönem yapılan ilk örgütlü ve bilinçli halk hareketi olarak kabul edilir.
Babai isyanı, önceleri Güney ve Doğu Anadolu'da patlak verir. Sonra Orta Anadolu'ya yayılır Amasya merkezli olur. Baba İshak, Selçuklu Sarayı'na korkulu günler yaşattıktan sonra paralı hıristiyan askerlerin de yardımı ile yakalanır. İsyan çok kanlı bir şekilde bastırılır. Baba İshak, 1240 yılında Amasya'da idam edilir. Onu, binlerce müridinin idamı izler.
Hacı Bektaş-ı Veli'nin geldiği yıllar, Anadolu işte böyle toplumsal karışıklıklar içindeydi. Bektaş-ı Veli'nin Babai isyanı içinde bulunduğu,kardeşi Menteş'in de bu idam edilenlerden olduğu tarihi gerçekler arasındadır.
Böyle olunca Babai isyanının Bektaş-ı Veli'yi etkilememesi olanaksızdır. Çünkü iktidar ve din kavgaları ortalığı sarmıştır. Halkın avazı arşa çıkmıştır. Anadolu Selçuklu Devleti, halka yabancı bir zulüm iktidarına dönüşmüştür. Saray, Acem ve Arap etkisinde, diğer halka ve Türklere insan muamelesi bile yapılmıyordu.
Mitolojik yaşam
Hacı Bektaş-ı Veli'nin gerçek yaşamı dışında, birde mitolojik hayatı vardır. Mitolojik hayatında masal unsuru hakimdir. Kahramanımızın bir bağırması ile yüzlerce kişi ölebiliyor, yok olabiliyor. Erenler,denize halısını veya postunu serip yüzebiliyor. Sırası gelince şahin, sırası gelince güvercin oluyor. Gerekirse silkinip insan oluyor. Bir anda bir çok yerde olabilmesi olası...Sabah namazında Kabe'de,öğle namazında evinde olabiliyor. Ateşte yanmıyor. Taşa basınca ayak izleri kalıyor. İsterse taşı un gibi eziyor. İsterse dağı saman çöpü gibi nefesiyle uçuruyor. Gerekince taşlar, kerametine tanıklık ediyor. Hayvanlar keremi ile dile geliyor, kayalar yürüyebiliyor. Yırtıcı hayvanlar onun bir bakışı ile, ya yok oluyor, ya da taş kesiliyor. İradesi tabiat kanunlarının üstündedir. Dileyip de gerçekleştiremediği şey yoktur. Doğuşu bile bir kerametin sonucudur.
"Velayetname" adlı eser işte böyle tanıtıyor Hacı Bektaş-ı Veli'yi.
Şüphesiz her masalda halkın yorumu vardır. Dileği, düşüncesi, özlemleri, anlayışı, anlatışı ve masalın dayandığı bir gerçek payı vardır. İşte bu nedenle bazen gerçek masallaşır ve dile gelir.
Bu özellik, bütün dillerde ortak paydası oluşturur.Hıristiyan aziz de ejderha öldürür,Müslüman aziz de,Budist aziz de... Hepsi keramet ehlidir.denizi geçer,havada uçar, ateşte yanmaz.
Bu doğaüstü olaylar salt dinden ya da mezhepten değil, çk tanrılı dinler dönemindeki düşünceden kaynaklanır.Bunlar refah ve huzur dilekleridir,mutluluk istemleridir. Erişilmeze erişmeyi isteme duygusudur.
Bu özellikler hangi usul ve dinde olursa olsun ortak özlemlerdir.Geçmişte ortak şeyler yaşanmıştır.Aynı inanç ve özlemler paylaşılmıştır.Bu durum şu ya da bu oranda bugüne de yansımştır.
Bektaş-ı Veli dergah kuruyor
Hacı Bektaş-ı Veli'nin Babai isyanına katıldığı daha sonra Anadolu'da uzun süre gezdikten sonra, Sulucakarahöyük'e, yani bugünkü Hacıbektaş kasabasına yerleştiği bilinir.Buraya yerleşen Bektaş-I Veli, dergahını kurar ve düşünceleri doğrultusunda insanlığa hizmet etmeye, aydınlatmaya başlar.
Hacı Bektaş-I Veli nin evlenip evlenmediğine ilişkin farklı görüşler vardır.Bir görüşe göre; Bektaşi-I Veli , İdris Hoca'nın eşi Kadıncık Ana'dan doğma kızı Fatma Nuriye Hatun "Kutsal Melek" ile evlenmiş ancak çocuğu olmamıştır. Diğer görüş ise Bektaş-I Veli 'nin hiç evlenmediği yolundadır.
Hacı Bektaş-I Veli'den sonra Pir Evi'ne postnişin olan Seyit Ali Sultan veya Hızır Lala'nın, Hacı Bektaş-ı Veli'nin bel oğlu değil , yol oğlu olduğu kabul edilir.Seyit Ali'den sonra posta oğlu Resul Bali sultan geçer. O'nun da Hüdadad ve Mürsel Bali Sultan adlarında iki oğlu olur. Seyit Ali Sultan'ın mezarı Hacıbektaş'ta , Resul Bali Sultan'ın mezarı ise Dimetoka'dadır.
Hacı Bektaş-ı Veli, Anadolu'da Aleviliğin en büyük piri, gönüllerin sultanı olmuştur.O bilge kişiliği ile Anadolu'yu aydınlatanlardandır.Sağlığında kendi inanç, düşünce ve felsefesine Bektaşilik denmiyordu.O Alevilik düşüncesinin Anadolu'daki yeni mimarlarından biriydi.
Bektaşilik ne zaman başladı?
Hacı Bektaş-ı Veli'nin savunduklarına Bektaşilik denmesi , ölümünden (1270-71)yaklaşık 200 yıl sonra olmuştur.O yıllarda posta oturan balım Sulltan tarafından bu ad verilmiştir.Bektaşiliği kurallaştıran, kurumlaştıran, mücerret dervişliği yani hiç evlenmemeyi getiren Balım Sultan olmuştur.
Bektaşi Babaları mücerretliği savunurken Çelebiler kolu ise evlenmeyi savuna gelmişlerdir.Böylece Balım Sultan'dan sonra dergahta iki post, iki bşlılık olmuştur. Bunlar; Babalar ve Çelebilerdir.
Fatih Sultan Mehmet, Sırbistan'ın fethinden sonra esirler arasında bir Sırp prensi ile bir de prensesi getirir.Bunlar kardeştirler.Fatih bu iki genci yetiştirilmek üzere Dimetoka'da bulunan Bektaşi Tekkesi'ne gönderir. Bu prens ve prenses, Bektaşi terbiyesine göre yetişir ve Bektaşi olurlar. Bektaşilerden Sersem Ali Baba bu Sırp prensesi ile evlenir ve Balım Sultan dünyaya gelir.
Bir iddiaya göre, Sultan Beyazıt Anadolu Alevilerini Şiilikten korumak için Balım Sultan'ı Hacıbektaş Dergahına gönderir.
Balım Sultan'ın mezarı da Hacıbektaş Külliyesi'ndedir. Halkın ziyaretine açıktır. Mücerret babaların kulağının kesilip küpe takıldığı eşikte niyaz edilir. Mücerretliğin,dini ve felsefi anlamı ise; "Terki dünya,terki urba,terki terek" diye ifade edilir. Bu dünya nimetlerinden el etek çekip kendilerini hakka veren dervişliğin yaşam felsefesidir.
Alevilikte, Dede soylarının Hz. Ali'ye dayandırılması genelekselleşmiştir. Bu seyyid olmanın ön şartıdır.Bu geleneğe göre Hacı Bektaş-ı Veli'nin seceresi şöyledir.
Hacı Bektaş-ı Veli
Seyyid Muhammed İbrahim Al Sani
Seyyid Musa-ı Sani
İbrahim Mükerrem Al Mücab
İmam Musa-i Kazım
İmam Muhammed-al Bakır
İmam Zeynel-al Abidin
İmam Hüseyin-al Şahid
İmam Emir-al Mu'minin Ali
II. Mahmut Döneminde Bektaşi Dergahı'na bağlı Yeniçeri
Ocağı yok edilir, Hacı Bektaş Pir Evi'ne Nakşibendi şeyhi
Atanır.
Baktaşi Dergahını Sünnileştirme Çabası
Hacı Bektaş-ı Veli ve Bektaşilik konu olunca, Yeniçeri Ocağı ile ilişkilerine değinilmeden konuyu sürdürmek olanaksız sayılır.
Bilindiği gibi Yeniçeri Ocağı'nı Orhan Gazi 1363 yılında Bektaşi Dergahı'nın duasını alarak kurar. Hatta Hacıbektaş Pir Evi'ndeki baba, elini, çocuklardan birinin başına koyarak, "Bunların adı yeniçeri (yeni asker ) olsun. Cenab-ı Hak yüreklerini ak, pazularını kuvvetli, kılıçlarını keskin oklarını tehlikeli, kendilerini daima galip buyursun" diye dua eder.
Yeniçeri duası (gülbenk) ise şöyledir:
" Allah Allah, illallah, baş üryan, sine püryan, kulluğumuz padişaha ayan; üçler, beşler, yediler, kırklar, gül-beng-i Muhammed, nur-ı Nebi Keremi Ali, pirimiz sultanımız Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, denmine devranına hu diyelim, huuuuu..."
Yeniçeriler'in taktığı 'Bektaşi Tacı', 12 dilimli beyaz bir külahtır. 12, dilim 12 İmam'ı temsil eder. Orhan Gazi 'dan sonra, I. Murat ve daha sonra 2.Beyazıt Bektaşiliğe hoşgörü ile yaklaşmışlardır.
Osmanlı Sarayı'nın kattı Sünni olması, Alevi düşman kesilmesi Yavuz Sultan Selim dönemine rastlar. Bu olguda, Anadolu'da hızla güçlenen Safavi Devleti'nin, yani Şah İsmail olayının rolü olmuştur.
Osmanlı, Safavi tehdidine karşı Sünni İslam'a sıkı sıkıya sarılmış, bunu kandi için kurtuluş saymıştır.
Yeniçeri Ocağı, Pendik Kanunu'na göre kurulmuş devşirme Ocağıdır. Yeniçeri Ocağı, Bektaşi Ocağı'na bağlıdır. Hacı Baktaş Dergahı'ndaki baba vefat edince yerine geçen yeni baba İstanbul'a gelir. Bu babayı yeniçeriler karşılayarak bir alay meydana getirir ve onu ağa kapısına götürürlermiş. Yeniçeri ağası 12 dilimli tacı yeni babanın başına koyarmış. Alay buradan babayı Bab-ı Ali'ye götürmüş. Yeniçeriler kendilerine "Taife-i Bektaşiyan"
Adını verirlermiş.
Yeniçeri 17'ci yüzyılda büyük bir güç olmuşlardı. İstemedikleri sadrazamları hatta padişahları tahtından alaşağı ediyorladı. (Genç Osman örneği ) Yeniçerilerin meşhur kazan kaldırmaları, uzun bir dönem, yönetim için tehlikeli günler yaşatıyordu.
Yeniçeri İsyanı
Osmanlı kendine yenilemek ve Batılı tarzda ordu oluşturmak için Yeniçeri Ocağı'na bir çeki düzen vermek istiyordu. Bu işe ilk defa 2. Mahmut girişir. Bu girişime yeniçeriler başkaldırır. İsyan çok kanlı bir şekilde bastırılır. Yeniçeri kışlaları topa tutulur. Yeniçerilerin cesetleri paramparça havalarda uçuşur. Kışlalar ateşe verilir Sağ kalanlar kılıçtan geçirilir. 500 yıllık Yeniçeri Ocağı dört beş saat içinde yerle bir edilir.Yeniçerilere yardım eden Bektaşi babaları yakalatılır, hapsedilir ,sürgün edilir. Tekkeler, türbeler , dergahlar kapatılır, içlerindeki kitap ve değerli eşya ve belgeler ateşe verilir, yakılır, yıkılır .Ve bu olaya Vaka-i Hayriye yani; hayırlı olay adı verilir.
Bektaşi kıyımı
Bu olaylar sırasında, Bektaşiler hakkında ise, şeyhülislam, şeyhlerden şu fetvayı çıkartır: "... İslam'ın şartlarına rihayet etmedikleri, namaz kılmadıkları, oruç tutmadıkları, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Osman'a ağır sözler söyledikleri için katledilmeleri vaciptir."
Bunun üzerine, Kıncı Baba Üsküdar'da İstanbul Ağasızade Ahmet Efendi Tophane'de Salih Efendi Bab-ı Hümayun önünde idam edilir. Geri kalan dedeler Anadolu ve Trakya' ya sürgüne gönderilir. Bu duruma karşı olan ayaklanmalar da çok kanlı bir şekilde bastırılır. Ayaklanmalar ve idamlar birbirini izler.
2. Mahmut, bütün bu katliamla da yetinmez. Hacı Bektaş Pir Evi'ni "Islah etmek "için, Hacı Bektaş Dede Postuna, Nakşibendi Tarikatı şeyhlerinden Mehmet Sait Efendi'yi büyük bir törenle atar. Bugün türbe ziyareti sırasında görülen cami işte o tarihte Pir Evin'in içine yapılır.
Nakşi şeyhlerinin bu yollarla Alevileri ehli-sünnet yoluna getirme çabalara boşa çıkar. 2. Mahmut'un ölümünden sonra Halil Revnaki Baba, ilk olarak İstanbul Göztepe Merdivenköy Şah Kulu Sultan Dergahını açar. Bunu Rumelihisarı'nda Nail Baba ve Çamlıca dergahlarını açılışı izler.
Ahi Evren Veli
Hacı Bektaş beldesine gelirken yolumuzun geçtiği kırşehir de yaşamış ve redemli kişiliği ile günümüze ışık tutan Ahi Evren Veli'den bahsetmeden geçmek olası değil.
Ahi Evren Veli, Anadolu Ahilerinin Piri. Bektaş-ı Veli gibi bir büyük veli
Ahiler, Karahanlılar Devleti zamanından beri, Türk esnaf ve işçilerini içine alan tasavvufi bir tarikattır. Ulu bir Ocak'tır.Ahiliği Avrupa lonca sisteminin Anadolu'daki karşılığı olarak da görebiliriz. Ahilik kadar iş terbiyesinde rol oynayan başka bir tarikat zordur. Ahiler, ekonomik gelişmede disiplinli ve planlı çalışmayı esas almışlardır.
Ahi Evren Veli, Horasan erenlerindendir... Anadolu Ahilerinin zanaat kesiminin piridir, velisidir. Ahi Evren Veli de Şehy Edebali ve Dursun Fakih gibi Ehli-Sünnet
yazarları tarafından kamuoyuna hep yanlış tanıtılmıştır. Onların Alevi -Bektaşi oldukları sürekli gizlenmeye çalışılmıştır. Halbuki birçok belgelerinde ,pirlerinin Ahi Evren Veli den önce Hz Ali ve Ehlibeyti olduğunu vurgularlar.
Anayasalarında; Tanrı'ya ulaşmanın,insanın kemale ermesi ile mümkün olduğunu yazarlar. Adam öldürenleri, kasapları, hırsızları, namussuzluk yapanları Ahiliğe kabul etmezler. Nefeslerinde gülbenklerinde sürekli Hz. Muhammed, Hz. Ali ve ' Ehlibeyti'ne saygı, sevgi ve muhabbetlerini ifade ederler.
Alevilik, tamamen Anadolu'ya has nir inanç ve felsefi akımdır. O, bir yanıyla dinseldir. Ama tamamen dini bir akım değildir. Dinsel kaynaklı ama toplumsal yanı ağır basan bir düşüncedir, yaşam felsefesidir. Aleviliğe Anadolu dışındaki İslam ülkelerinde rastlayamıyoruz.
Anaolu Aleviliği-Bektaşiliğin başlıca üç temel kaynağı vardır:
İslamiyet içindeki hilafet meselesinde Hz. Ali ve Ehlibeytine karşı yapılan haksızlıklarda, Hz. Ali ve Ehlibeyt'e duyulan aşırı sevgi saygı ve bağlılık. İşlenen haksızlığa karşı duyarlı bir tepki...
Asya kökenli din ve kültürlerden Anadolu'ya taşınan çoktanrılı dinlerden gelme inanç izleri, Şamanizm, Maniheizm, Zerdüşt, Budha vs.
Eski Anadolu uygarlıklarına ait kültür izleri. Özellikle çoktanrılı Anadolu dinlerinden kalan miras.
İşte bunlar ve benzer öğeler Anadolu Aleviliği'nin kaynaklarını oluşturmuşlardır. Bu üç temel kaynak ile benzer kültürel oluşumun sentezi Aleviliği oluşturmuştur.
Aleviliğin, Humeyni Şiiliği ile, Mısır Fatimileri ile, İsmailiye mezhebi ile, Pakistan, Hindistan, Afganistan Şiilikleri ile, Hz Ali ve Ehlibeytine duyulan sevgi ve saygı dışında ortak bir yan yoktur.
Alevilikteki insan sevgisini, eşitliği, özgürlüğü, bölüşümcülüğü, kadın erkek eşitliğini, demokratlığı, liberalliği, hoşgörülüğü adı geçen Şia kökenli inançlarda bulmak mümkün değildir.
Hacı Bektaş-ı Veli, bilim ve irfan yuvası olan Sulucakarahöyük'teki mütevazi dergahında dünya insanlığına şöyle sesleniyordu:
" Hararet nardadır, sacda değildir.
Keramet baştadı, tacda değildir.
Her ne arar isen, kendinden ara.
Mekke'de, Kudüs'te Hac'da değildir."
O'nun din anlayışı, her türlü gösterişten, gericilikten, tutuculuktan, şekilcilikten uzaktır. O'nun dininin esasını; insan sevgisi, barış, hoşgörü, kardeşlik, doğruluk, dürüstlük gibi erdemli ilkeler oluşturur.
O; cenneti Mekke'de, Kudüs'te Hıra dağında değil kalplerde, gönüllerde arar. O, "Ellerin Kabe'si var, Benim Kabe'm insandır"diyerek bu erdemli düşün cesini şiirsel bir ifade ile izah etmiştir.
"Dinine dizlerinle değil, kalbinle bağlan" diyerek dindeki her türlü şekilciliği yadsımıştır. Yine; "Bizim meclisimizin tarafı yoktur" derken de, ibadet etmek için Kıble arayanların ne kadar şekilci ve gösterişçi davrandıklarını ifade etmiştir.
Ayrıca aşağıdaki sözler bu büyük insanın düşünce dünyasının zenginliğini ve ölümsüzlüğünü bize veriyor.
- Doğruluk dost kapısıdır.
- Doğruluk yüz aklığıdır.
- Göze nur gönülden gelir.
- Aslı kör, nankörlüktür.
- Okunacak en büyük kitap insandır.
- En büyük keramet, çalışmaktır.
- Alem, Adem, Adem de Alem içindir.
- En yüce servet ilimdir.
- Mürşidlik, alıcılık değil, vericiliktir.
- Bizim semahımız ilahi ibir aşktır.
- Bilim, gerçeğe giden yolları aydınlatan ışıktır.
- Çalışmadan geçinenler bizden değildir.
Hacı Bektaş-ı Veli; ahlak felsefesini ise şöyle ifade etmiştir: "Nefsine,hiddetine,eline, beline, diline, diline sahip ol."
O büyük insan ve gönül piri; "Düşmanınızın bile insan olduğunu unutmayız" diyerek çağdaş siyaset bilimcilerin ve insan hakları savunucuların verdikleri kavgaya günümüzden 700 yıl önce katılmıştır.
Ayrıca; "Hiçbir milleti aşağılamayınız"diyerek de dünya insanlık ailesinin geleceğini ta o günden görmüş ve bugün bile ulaşılamamış düşünceleri ile yolumuzu aydınlatmıştır.
Kadın erkek eşitliğini ise buğü bile ulaşılamayan ileri görüşlükle şöyle ifade etmiştir.
"Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,
Hak'kın yarattığı herşey yerli yerinde,
Bizim nazarımızda, kadın-erkek farkı yok
Noksanlıkla, eksiklik senin görüşlerinde..."
Gene bu büyük düşünür, erdemli insan, kurtla-kuzuyu,arslanla-ceylanı, yani farklı yaratıkları, farklı düşünceleri, zıt fikirleri 'sevgi ve muhabbetle kucağımızda dost ederiz biz' diyor.
Şöyle ifade ediyor.
"Sevgi muhabbet kaynar, yanan ocağımızda.
Bülbüller şevke gelir; gül açar bağımızda.
Hırslar, kinler yok olur, aşkla maydanımızda.
Arslanlarla ceylanlar, dosttur kucağımızda..."
Bu gönül piri, gönül dostluğuna ilişkin ise şöyle diyor.
" Dostumuzla beraber, yaralanı kanarız,
Her nefeste aşk ile yaradanı anarız.
Erenler meydanına vahdet ile girde gör,
Kırk budaklı şamdanda, kırkımız bir yanarız."Şimdi sizlere Hacı Bektaş-ı Veli Külliyesi'ni tanıtmaya çalışalım. Bunu diğer yerlerin tanıtılmas takip edecektir.
Hacı Bektaş-ı Veli Külliyesi, Hacı Bektaş ilçesinin orta yerinde, büyük bir bahçenin içinde batıdan doğuya doğru uzanan, iç içe üç avlunun içindeki türbeler ve diğer hizmet binalarından oluşmaktadır.
İlk yapı, Çile Evi'dir. Bu Hacı Bektaş-ı Veli zamanında yapılmış, dah so nra çeşitli dönemlerde yapılan restore yapılmış, daha sonra çeşitli dönemlerde yapılan restore ve yenilemelerle külliye bugünkü halini almıştır.
Türbe, Orhan Gazi zamanında yani 1338 yıllarında basit bir yapı olarak Çile Evi'ne eklenmiştir. Bugünkü sekizgen bir zemin üzerine 1'nci Murat zamanında, Seyyit Ali Sultan tarafından 1385 yılında yeniden yapılmıştır.
2'nci Beyazıt 1485-1486 yıllarında türbenin çevresini yeniden yaptırmış, tanzim edilmiş ve kubbe kurşunla kaplanmıştır.
Külliye içindeki Balım Sultan Türbesi ise Dulkadir Oğulları'ndan Ali Bey tarafından inşa edilmiştir.
Daha sonra çeşitli tamir ve eklentiler dışında külliyenin temel yapısı bu şekilde korunmuştur.
Külliye içindeki cami ise 2'nci Mahmut'un Alevilere "hediyesidir". Bununla da yetinmemiş, 23 Cemaziyel ahiri 1243 tarihli ferman ile miladi 1827 yılında türbe dışında kalan tüm külliyeyi yıktırmıştır. Külliye daha sonra, 1869-70 yıllarında Abdulaziz'in padişahlığı sırasında, postnişin Ali Cemalettin 'in nezaretinde yeni baştan yapılmıştır. Bu geniş çaplı restorasyon ve inşadan sonra bazı onarımlar dışında külliye bugüne kadar gelmiştir.
Vakıflar Genel Müdürlüğü 1964 yıllarında tamire muhtaç yerleri onarmış, külliye 16 Ağustos 1964 yılından bu yana Kültür Bakanlığı'na bağlı müze olarak halka açılmıştır.
Hacı Bektaş-ı Veli Küliyesi, başlıca üç avlu ve türbeden oluşmaktadır. Bunlar; Nadar Avlusu, Dergah Avlusu, Hazret Avlusu, Türbeler; Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi ve Balım Sultan Türbesi'dir.
Burası, külliyenin birinci avlusudur. "Altın Avlu" anlamına gelen Nadar Avlusu adı verilmiştir. Bu avluya cümle kapısından girilir. Eskiden bu kapıya "Taç Kapı" da denilirmiş. Tamirden önce kapısında şu kitabe varmış:
" Burası aşıkların kabesidir.
Eksik gelen tamam olur."
Son tamir sırasında At Evi ve Ekmek Evi yıktırılmıştır. Girişte sağdaki motifli çeşme Fatma Fikriye Hanım tarafından yaptırılan Üçler Çeşmesi 'dir.
Dergah avlusu'na, Meydan Avlusu ve Arslanlı Avlusu da denilir. Külliye Selçuklu mimarisi ile yapılmıştır. Girişe göre sağ tarafta, Arslanlı Çeşme, Aş Evi, Cami, sol tarafında; Mihman Evi, Meydan Evi, Kiler yer alır.
Üç kapı ve iki koridor geçildikten sonra Aş Evi'ne girilmektedir. Sağda Aş Evi'nde hizmet eden babaların oturduğu bölüm bulunur. Aş Evin'de ortadaki büyük kazan Kara Kazan, giğerleri Halife Kazanlarıdır.
Girişe göre soldan ilk kapı Mihman Evi'dir.İki bölümden oluşur. Misafirhane ve hamam İkinci kapı Meydan Evi'ne açılır. Burası yedi kat gökyüzünü temsil eden tavanı ile dikkati çekmektedir. Hacı Bektaş-ı Veli'nin arslanla-geyiği kucaklayan önlü minyatürün orjinali burada sergilenmektedir.
Meydan Evi'nden sonra Kiler Evi vardır. Dergahın en kıdemli derviş babası burada oturur.
Yazılanlara göre, 1826 yılına kadar Osmanlı Ordusu savaşa gitmeden önce, yeniçeri ocağından bir müfreze Hacı Bektaş'a gelirmiş. Dergah avlusunda saf tutar, gülbenk çeker, postnişin olan dededen himmet isterlermiş. Yeniçerilerin gür sesi dergah avlusunda gülbenk okuyunca duyulurmuş.
Yeniçeriler şu gülbenki okurlarmış.
"Mümüniz, kalu beladan beri... Hakkın birliğine, eyledik ikrar... Bu yolda vermişiz ser... Nebimiz vardır Ahmet-i Muhtar... La Yezal mesteneleriniz. Sayılmayız parmak ile, tükenmeyiz kırmak ile... On iki İmam Pir-i tarikat cümlesine dedik beli... Üçler, beşler, yediler... Nuru Nebi,Kerem-i Ali, Pirimiz, üstadımız Hürkar Hacı Bektaş-ı Veli... Demine devranına hu diyelim hu..."
Üst tarafı kubbe ile örtülü Altılar Kapısı'ndan girilince Hazret Avlu'su na girilir. Avlı bir çiçek bahçesi görünümündedir. Karşıda Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi ve Kırklar Meydanı girişi görülür. Sağ yanda ise, bal peteği renginden yontma taşlarla yapılmış, Balım Sultan Türbesi vardır.
Pirler Meclisi Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi'ni Horasan'dan Sulucakarahöyük'e
Güvercin donunda gönderir.
Kalktık Horasan'dan akın eyledik
Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi'ni yaşlı, genç, köylü, kentli onbinlerce insan ziyaret eder. Herkes içinden geldiği gibi ibadetini yapar, duasını eder. Başörtülü ana da vardır, mini etekli gelin de. Herkes Pir'in huzuruna olduğu gibi çıkar. Her türlü şekilcilikten uzak olarak. Sultanahmet Camisi'nde olduğu gibi. Hıristiyanlara, Yahudilere, dinsizlere türban bağlamak yoktur.
Kırklar meydanına üç kemerli bir eyvandan girilmektedir. Eyvan girişinden merdivenle zemine inilmektedir. Merdivenin iki tarafında baba mezarları vardır.
Merdivenden zemine Selçuki motiflere süslü Ak Kapıdan az aydınlatılmış koridora
geçilir. Sağ tarafta Çile Damı (Kızılca Halvet) vardır. Hacı Bektaş-ı Veli'nin sağlığındaki tek kalan yapı işte bu Çile Evi'dir.
Çile Evi; dervişlerin dünya nimetlerinden el etek çekerek kişiliklerini eğittikleri bir okuldur.
Kırklar Meydanı
Koridorun sonunda "Kırklar Meydanı'na giriliyor. Güneş motifli ahşap tavanla örtülmüş. Kırklar Meydanı'nda ünlü kırk budaklı Şamdan, Hz. Ali'nin el yazması olduğu söylenen ceylan derisine yazılmış Kur'an sayfası ve çeşitli tarihi eserleri görmek olası. Doğu kısmında terasta ise dergaha gizmet vermiş dede ve dede-babaların mezarları vardır.
Gene önemli Alevi büyüklerinden Güvenç Abdal Türbesi bu bölümdedir. Diğer üç mezar eşi "Dünya Güzeli" ve çocuklarına aittir.
Bu bölüme Pir Evi, Huzur-u Pir adı da verilir. Külliye müze olmazdan önce Cem Ayinleri, Kırklar Meydanı'nda yapılırmış. Bugün Hacıbektaş'ta yüzbine varan ziyaretcinin ibadetini yapacağı bir mekanı, yani cem evi yoktur. İlçeye 10 kilometre uzaktaki Bektaşlar denen yerde geçen yıl yapılmış olan cem evinin bile ne ışığı var, ne suyu, ne de oturacak doğru düzgün bir yeri. Adeta gecekondu gibi bir ev.
Buraya akın akın gelen halk, ya evlerde dedelerle birlikte dar yerlerde tıkış tıkış cem ayinine katılabiliyor, ya da böyle bir olaya tanık bile olmadan geldiği gibi görünüyor... Hacıbektaş kasabasında bile, Hacı Bektaş-ı Veli'nin anısına O'na saygının bir ifadesi olarak bir Cem Evi binası yoktur.
Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi
Külliyenin en kutsanan,saygın, sevgi duyulan mekanını Pir'in türbesi oluşturur. İnsanlar buraya girerken oluşturur. İnsanlar buraya girerken adeta heyacanlanır, hıçkırıklarla ağlar, üzülürler. Kendilerini kaybederler. Ta dış eşikten itibaren büyük bir sevecenlikle saygı ile merdivenleri yerleri sandukasının başına gelirler.
Herkes olduğu gibi
Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi'ni yaşlı, genç, köylü, kentli onbinlerce insan ziyaret eder, adak adar, dua eder, dileklerde bulunur. Herkes içinden geldiği gibi, olduğu gibi ibadetini yapar, duasını eder. Başörtülü ana da vardır, kısa etekli gelin de, başı açık olan da, mini etekli olan da, hepsi olduğ gibi pirin hu-zuruna çıkar.Sultanahmet Camisi'nde olduğu gibi Hıristiyanlara, Yahudilere,dinsizlere vs. türban bağlamak yoktur. Pir herkesi olduğu gibi kabul eder. Her türlü şekilcilikten gösterişten uzak olarak...
Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi'ne, Kırklar Meydanı'nın sağından, etrafı mermer kaplama küçük bir kapıdan içeri girilir. Mermer kaplamaların işlemeleri arasında üç balık ve dört güvercin motifi vardır. Güvercinin Bektaş-ı Veli'nin hayatında ve düşünce dünyasında simgesel bir yeri var. O'nu Horasan'dan Sulucukarahöyük'e barışı, dostluğu, kardeşliği, sevgiyi kitabeleştirsin diye...
Pir'in Türbesi'nin duvar ve pencereleri işlemeli puşidelerle süslüdür. Çiçek motifi, izleyenlere huzur veren kubbe piramit şeklindedir.
Gök Eşik diye isimlendirilen kapının altında eşikte, türbeyi yapan mimar Derviş Sadık'ın mezarının bulunduğu söylenir. Alevilerde eşik kutsaldır. Eşiğe basılmaz. Bir söylentiye göre de, Hacı Bektaş'ın Karacahöyük'e ilk geldiğinde büyük yardımını gördüğü Kadıncık Ana'nın mezarı bu Gök Eşik denen yerde imiş. Kadıncık Ana Pir'e saygısını böyle ifade etmek istemiş.
Balım Sultan Türbesi
Balım Sultan Türbesi, Külliye içinde Hacı Bektaş-ı Veli'den sonra diğer önemli türbedir. Yeri Hazret Avlusu'nun doğusunda bulunur. Selçuklu mimarisine göre inşa edilmiş, klasik kümbet biçimindedir.
Türbenin önündeki kutsal dut ağacının Ahmet Yesevi'nin, Anadolu'ya atıp buraya düştüğüne inanılan ve köseği diye nitelenen karadut ağacıdır. Her yıl bol ürün verir. Ayrıca dut ağacı, dilek ağacı olarak büyük ilgi görmektedir. Özellikle kadın ziyaretçilerin dileklerindan oluşan bez ve ip düğümlerinden ağacın dalları ve gövdesi saçaklardan görülmemektedir.
Asıl adı, Hızır Bali olan Balım Sultan (1473-1516) Türbesi'ni Şehsuvar Bey'in oğlu Ali Bey yaptırmıştır. Türbe içinden geçilen ayrı bölümde ise Balım Sultan'ın kardeşi Kalender Mürsel Çelebi'nin mazarı bulunur.
Mustafa Kemal Hacıbaktaş'ta
Mustafa Kemal Erzurum-Sivas kongresi dönüşü 22 Aralık 1919'da Mucur'a gelerek geceyi burada geçirir, ertesi gün Hacıbektaş'a hareket eder. Çelebi Cemalettin Efendi, Atatürk'ü karşılar.
Bu karşılama çok önemlidir.
Bir zamanların Ankara Valisi Sırrı Paşa, Hacıbektaş'a geldiği zaman Bektaşlar'a kadar arabasıyla gelir. Ondan sonra yeri niyaz eder, yürüyerek dergaha ualşırmış.
Gene ittihatçı Talat ve Enver paşalar iktidara geldikten sonra Hacıbektaş'ı ziyaret etmişlerdir. Onlardan önce Meşrutiyet Padişahı Mehmet Paşa tahta çıkınca Çelebi Cemalettin Efendi'yi ziyaret edip hediyeler götürmüştür. Atatürk açısından Milli Kurtuluş Savaşı'nda Aleviler'in desteği önemli bir gücü oluşturuyordu. Atatürk Hacıbaktaş'ta bir gece kalır,Çelebi Cemalettin Efendi ile yenilip içilir. Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi ziyaret edilir, dede postunda oturan Salih Niyazi Baba ile üçlü olarak özel bir görüşme yapılır. Bu gizli görüşmeden sonra Çelebi Niyazi Baba Atatürk'e destek sözü verirler. Böylece Aleviler Milli Kurtuluş Savaşı'nda ve daha sonra Atatürk devrimlerinin uygulanmasında cumhuriyetin uygulanmasında cumhuriyetin en kararlı istekli desteğini oluştururlar.
23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) açıldığında Çelebi Cemalettin Efendi Kırşehir Mebusu ve Meclis Başkan Vekili olarak Meclis'te yerini alır.
Ziyaretçiler ,zaman zaman, bağlama eşliğinde ve dedeleri öncülüğünde cem
Yapıp Çiledağı'nda turnalar gibi semah dönüyor. Cem ayinleri sırasında transa
Geçen kişiler, tüm cemaati duygulandırıyor, coşturuyor. Kendilerini tutamayan
Yaşlılar ağlıyor. Çilehane'de, Delikli Taş dışında, ağrılara iyi geldiğine
İnanılan Kulunç Kayası, Kutsal Alıç Ağacı, Zemzem Çeşmesi var.
Hacıbektaş kasabasında, Külliye dışında halkın kabul ettiği, kurban kesip, adak adadığı, niyaz edip, cem ve semah dönülen bir dizi yer daha vardır. Halk, Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi dışında bu yerleri da ziyaret eder, kutsar, ziyaretini tamamlar.
Bunalrın dışında Çilehane, Çiledağı veya Delikli taş denilen yer gelir. Çiledağı ilçeye yaklaşık iki kilometre uzaklıkta yer alıyor. Rivayetlerde Bektaş-ı Veli'nin çile doldurduğu yer olarak geçen taştan oyulmuş küçük bir mağaradan ibarettir.
Halk buraya bugün Deliklitaş demekte ve bu taştan geçerek günahlarından arındığına inanmaktadır. Taştan geçemeyeceğin günahı, hatası olduğuna inanılır.
O kişi gidip tekrar dergahı ziyaret edip, duasını eder, lokmasını dağıtır, kurbanını keser ve yeniden gelip taşta mumunu yakıp çıkmaya çalışır.
Törenler sırasında ilgilinin en yoğun olduğu yer 'Deliklitaş'tan geçiş' oluyor. Taştan geçmek için uzanan kuyruk zaman zaman bir kilometreyi buluyor. İlginin odağını ise daha çok kadın ziyareçiler oluşturuyor. Taştan geçerken zorluk çeken canlara, diğer canlar, büyük bir inançla; ' Yetiş ya Ali, Yetiş ya Hünkar, Allah, Allah, Allah, Yetiş ya 12 İmam-ı Kerbela' diyerek moral veriyorlar.
Gelen ziyaretçiler zaman zaman bağlama eşliğinde ve dedeleri öncülüğünde, cem yapıp Çiledeğı'nda turnalar gibi semah dönüyorlar. Bu cem ayinleri sırasında transa geçen kişiler tüm toplumu duygulandırıyor, coşturuyor. Kendilerini tutamayan yaşlılar ağlıyorlar.
Çilehane'de, Deliklitaş dışında, ağrılara iyi geldiğini inanılan Kulunç Kayası, dilek tutulan Kutsal Alıç ağacı, Zemzem Çeşmesi ve Veliyettin Çelebi Türbesi vardır. Buralar da ziyaret edilip kutsanır.
Yürüyen Kaya
Hacıbektaş'daki Bala Mahallesin'de ise Bektaş Çelebi Türbesi, Yürüyan Kaya adı da verilen Atkaya vardır. Zir Mahallesi'nde ünlü Akpınar Çeşmesi'nin yukarı kısmında ise Kadıncık Ana'nın babası İdris Hoca'nın üç odalı evi bulunuyor.
Ankara yönünden Hacıbektaş'a girerken yığma bir höyük bulunur. Rivayetlerde Hacı Bektaş'ın Güvercin donunda ilk göründüğüne inanılan Kra Höyük burasıdır. Ak Pınar ve Hamur Kaya da buradadır.
Diğer bir kutsal yer de Hırka Dağı'dır. Hacı Bektaş'ın hırkasını yaktığı söylenceden adını alan dağ, kasabanın 15 kilometre güneyindedir. Volkanik olan 1670 metre rakımlı dağın çevresindeki meşe ormanları Yunus Emre'nin Taptuk Emre dergahına taşıdığına inanılan meşelerin geldiği ormandır.
Hacıbektaş'ta ziyaretrçilerin sel gibi akıp geldiği bir yer de Beştaşlar adı verilen yerdir. Beştaşlar'da kurban kesilen, lokma dağıtılan yerin yanısıra bir de adına sansürlü bir şekilde "Konuk Evi"denilen "Cem Evi" vardır, kapısında jandarmaların beklediği... Suyu, ışığı ve oturacak yeri olmayan gecekondu Cem Evi.
Buna rağmen yurdun dört bir yanından ve Avrupa'da işçi olarak çalışan Aleviler törenler sırasında Cem Evi'ni şenlendiriyorlar. Kurbanlı adaklarla, bağlama eşliğinde dedelerle birlikte cemler kuruluyor. Kadınlı erkekli semah dönenlerin "Ali, Ali, Dost, Dost" nidaları izleyenleri ve katılanları başka dünyalara alıp götürüyor.
Kereme gelen beş taş
Bektaşlar, ilçenin kuzey batısında beş kilometre uzaklıktadır. Rivayetteki; Hacı Bektaş-ı Veli'nin çobanlık yaparken, Sarı'nın öküzünü kurtların yediği yer burasıdır. Sarı buna inanmaz. Bektaş-ı Veli' ye ödetmek ister. Hacı Bektaş-ı Veli, 'şahidim dağlar, taşlardır' deyince bu haksızlığa dayanamayan taşlardan beş tanesi tanıklık ederler. Beş taşlar işte bundan dolayı kereme gelen bu beş kayaya verilen addır.
Dedebağları ise ilçeye iki kilometre mesafededir. Eskiden vakıf olarak dergah malı imiş. Dergaha hizmet eden dervişlerin sebze meyve ihtiyaçları karşılanırmış.
Bugün ziyaretçilerin kurbanlarının kesildiği, kazanların kaynadığı, lokmaların dağılıp, yendiği mesire yeri gibidir.
Törene gelen ozanların, semah ekiplerinin ve buna benzer etkinliklerin en yoğun yapıldığı yer Dede bağlar'dır.
Canlar birarada, kurbanlar, kazanlar birarada olur da ayin-i cem olmaz mı? Bağlama eşliğindeki cem, halkın toplu tapınma tarzında tevhid çekmesi ve semah dönmesi ile sürüp gider. Bir seferinde o denli coşkulu bir cem olurki, kadınlı erkekli beş bin kişinin katıldığı ve bu beş bin kişinin semah döndüğünü anlatan bir Hacıbektaşlıyı anımsadıkça heyecanlanıyorum.
Düşünebiliyor musunuz? Kadınlı erkekli beş bin can bağlamalar eşliğinde 'Gelin canlar bir olalım' deyip kendinden geçmiş bir halde, huşu içinde, vecde düşmüş, ayrı bir dünyaya yolculuk edercesine semah dönüyor...
Hacıbektaş kasabasında 16 Ağustos'ta geleneksel olarak başlayan anma günleri üç gün üç gece devam ediyor. Bu üç gün, üç gece süresince kasabanın yeri göğü insan doluyor. İğne atsan yere düşmez misali.
Hamza Baba Kimdir?
Hamza Baba Hacı Bektaş-ı Veli'nin Sulucakarahöyük'te kurduğu dergahta yetiştirdiği 360 müritten birisidir. Hacı Bektaş-ı Veli Ocağından yetişmiştir. Bizzat Hünkar'dan el almıştır. O'nun seceresi de ahmet Yesevi'ye uzanmaktadır. Kendisine "Saçlı Hamza" adı da verilir. Horasan erenlerinden Hacı ilyasoğlu Pir Hamza Baba diye de anılır.
Hacı Bektaş-ı Veli, Pir Hamza Baba'yı Saruhan Beyliği zamanında üç kişi olarak Ege'ye İzmir civarına bölgede kendi düşüncelerini halka öğretmek ve aydınlatmak için gönderir. Hamza Baba daha sonra kendi adı verilen bu orman köyüne yerleşir. Teeksini açar ve irşada başlar. Halkı sever. Halka kendini sevdirir. Halkın her derdine deva olur.
Diğer iki müridden; Koca Bektaş Baba, Akhisar Beyova'ya yerleşir. Yatağan Baba ise, Soma Yatağan köyüne yerleşir. Tekkelerini kurarlar.
Hamza Baba Saruhan Bey'i ile temas kurar. Bazı kerametleri, bilgeliği Saruhan Bey'ini etkiler, faaliyetlerini serbest bırakır. O'da 9 kişilik bir mürit ekibi kurar. Saruhan bey'i kendisine vakıf arazileri verir.
Doğum tarihi bilinmez. Ölümü ise tahminen 1360 yılından öncedir. Hamza Baba Türbesi 2. Murat zamanında yapılmıştır. Ege bölgesinde sonraları çok yaygın bir üne ulaşmıştır. 1826'da 2.Mahmut, Hamza Baba'yı da kapattırmıştır. Bir bilgiye göre 2. Meşrutiyete kadar (1908) kapalı kalır. Halk gizli gizli türbeyi ziyaret eder. Daha sonra açılır. Bu kez de 1926'da tekkeler kapatılırken kapatılır. Bugün türbe olarak açıktır ama cem evi yoktur. Halk yılın yaz aralarında Pir Hamza Baba'yı ziyaret eder, adak adar, kurbanını keser, lokmasını dağıtır.
Son üç yıldır geleneksel olarak yapılan kutlamaları Hamza baba adına kurulan dernek yapmaktadır.
Diğer bir kaynağa göre ise; Hamza Baba Şeyh Bedrettin'in komutanlarındandır. Şeyh Bedrettin olayına katılmıştır. Hamza Baba olmasa bile Halifelerinden, Şeyh Bedrettin olayına kayılanların olması mümkündür.
Hamza Baba köyüne gecenin saat üçünde ulaştık. Hiç bilmedik bir bölgede, hiç bilmedik bir köyü arayıp bulmanın hem de gece zorluğunu yaşadık. Hamza Baba Köyü izmir'in Kemalpaşa kazasına bağlı bir Alevi-Bektaşi köyü.
Hamza Baba Aşüre Günü
Hamza Baba, 30 hanelik minik bir köy. Her yıl geleneksel "Pir Hamza Baba'yı Anma Törenleri" yapılıyor. Yaklaşık 700 yıllık bir geçmişi var törenlerin. Anma törenlerini son üç yıldır köyde kurulu dernek organize ediyor. Törenlerin diğer bir adı da "Hamza Baba
Üç Çınar Meydan
Alevi-Bektaşi inancında Aşüre, Kerbela da susuz bırakılarak, işkencelerin en ağırı uygulanarak İmam Hüseyin ve aile efradının Emevi Hükümdarı Yezid tarafından katledilmesinin anasına pişirilir.
Aleviler; bu insanlık dışı katliamı lanetlemek için her yıl muharrem ayında su ve et yemeden ellerine kesici alet almadan 12 gün, 12 İmamların anısına oruç tutarlar. 12 gün sonra 12 çeşit yiyecektan oluşan Aşüre kazanını kaynatırlar. Aşüreyi lokma olarak halka dağıtırlar. O gün her alevi evi bir kazan aşüre pişirir ve Kerbela anısına lokma olarak dağıtır. 12 yıl üst üste orucunu tutarak kazanını kaynatan yaşlı aleviler 12 kazan ve birkaç kez 12 yıl orucunu ve 12 kazan aşüreyi kaynatmış insanlar var.
Anadolumu'muzun Türkleşmesi ve İslamlaşması uğrunda, ülkenin taşına, toprağına damgasını vuran HORASAN ERENLERİ zincirinin bir halkası da, Erzincan Kemaliye, Ocak Köyü'nde türbesi bulunan Hıdır Abdal Sultan'dır.
Anadolu insanının "ermiş, veli veya evliya" olarak nitelendirdiği bu yüce kişiler, Tanrı'nın rahmeti olarak halkın arasına karışırlar... Ülkemize vurulan Türk mühründe hep onların izleri vardır...
Hıdır Abdal Sultan da bu niteliklerle bezenmiş, Hacı Bektaş Veli'nin manevi dünyasından feyz almış bir Horasan Eri'dir. Hacı Bektaş Veli, O'nu "Düşkünocağı" görevi ile onurlandırmış ve bugün türbesinin bulunduğu Ocak Köyü'nde, yaklaşık yediyüz yıl önce kurduğu tekkesinden, Türk gücünün çevreye yayılmasında etkili hizmetleriyle, halkın gönlünde taht kurmuştur...
Tarihi kaynaklar, aynı zamanda bir mücahid (savaşan) eren olan Hıdır Abdal Sultan'ın Ocak Köyünde tekkesini kurduktan sonra çevrede Bizans egemenliğinin sona erdiğine ve bu yörede fethin tamamlandığına dikkat çekmektedir.
Hıdır Abdal Sultan Hazretleri, Peygamber soyundandır. Soy ağacının Hz.Muhammed'e ulaştığı'nı belgeleyen "anıttaşındaki" bilgilerin bir bölümünde şöyle deniyor;
"Sülale-i Pak, Karaca Ahmed evladlarından Es-Seyyid Hıdır Abdal..."
Metinde geçen "Sülale-i Pak ve Seyyid" sözcükleri, Selçuklu ve Osmanlı döneminde soyzinciri peygambere ulaşan kişileri belirlemek için kullanılmış deyimlerdir. O'nun peygamber soyuna ulaştığını kanıtlayan ikinci temel belge ise; "Şecere veya Silsile Name" dir. Bu belge, Hıdır Abdal'ın temiz soyunun tam bir açıklıkla anlatması açısından çok değerli bir belgedir. Bu belge, Noter onaylı olarak koruma altındadır..